Wikipedia

Arama sonuçları

15 Aralık 2016 Perşembe


Sokak çocuklarından farksızdır onlar. Onların da evlerde bakılan, yediği önünde yemediği ardında hemcinsleri vardır. Ancak onlar sokaklarda aç bi-ilaç, sevgisiz yaşayıp giderler. Evinde hayvan besleyen, hayvan sever geçinenler kendi köpeğine yaklaşırsa zincirle dövebilir onları, belediye her an zehirleyebilir ya da bir arabanın altında kalıp ölüme terkedilebilir; eğer şanslıysa yok sayılır sadece, görmezden gelinir. Dedim ya sokak çocukları gibidir onlar...

12 Aralık 2016 Pazartesi


Kaldırımda yürüyordu yetişkin bir adam.
Yanında da küçük bir kız.
Oyuncakçının yanından geçerken.
Vitrine yaklaştı kız, adamın ellerinden çekerek.
Bir eliyle vitrini gösteriyor.
Diğer elle de adamı içeri iteliyor.
Gösterdiği de şirin bir oyuncak kedicik
Baba al. İlle
Al da…al. Geç kalıyoruz dedi adam.
Annen de merak eder.
Bak havada soğuk.
Dinlemiyordu onu küçük kız.
Dayadı ellerini buz gibi cama.
Soğuktan kızarmış elleri ile
Baba al. İlle
Al da…al
Havada kararmak üzere.
Adamda acele ediyor.
Şöyle bir yokladı cebini.
Var bir milyon, oyuncak da on milyon lira.
Derince bir yutkundu.
Sıkıca tuttu kızının elinden.
Hissetti küçük kız da o eli.
Ürkekçe bakarak adama.
Baba al. İlle
Al da…al. Zoraki uzaklaştırdı adam küçük kızı oradan.
İlerde bir bakkala girdi.
İyice baktı etrafa, gördü sakızların olduğu yeri.
Yanaştılar.
Dayanamadı küçük kız, sakızları göstererek.
Baba al. Dedi tekrarlayarak.
Gülümsedi adam, tabi alırım kızım diyerek.
Kasaya yanaştı ödedi ve çıkarken gözlerini saklıyordu.
Anca yetiyordu parası bir sakıza.
Yıkıntılardan çıkıyor yepyeni bir dünya..

11 Aralık 2016 Pazar


Bu ülkeye DİN bilgisinden çok DÜN bilgisi lazım.. 
Yaşadığım süre boyunca hep merhametimin arkasından yürüdüm, beklentilerimi arkada bıraktım. Kimseden bir şey beklemedim, doğrusu bu sanıyordum çünkü. Yaşadıklarımı yaşayamadıklarımı içimde sakladım, sustum bastırdım olsun dedim insanlık bende kalsın. Ben en iyisini yaşatayım ki istemeye yüzüm olsun dedim. Verdim, hep verdiim karşılığını alıp alamadığıma bakmadan, aslında güçlü olmak değildi istediğim, ama olmak zorundaydım ve bırakıldım.
Kendimi hep erteledim. Kimsenin beni anlamadığını bildiğim halde hayatıma girenleri bana verilmiş bir görev olarak gördüm. Herkesi mutlu etmek zorundayım sandım. Benimde mutlu olmam gerektiğini unutmuşum meğer.. Görevim neyse en iyisini yapmalıydım ki vicdanım rahat etmeliydi. Birilerinin de bana karşı görevleri olduğunu hiçe saymışım oysa… Ne yazık ki; Bana verilen rolleri en iyi şekilde oynarken
onların rollerini iyi oynayıp oynamadığına hiç bakmadım. Karşımdakilerin eksiklerini tamamlamaya çalışırken, onların hatalarını görmeye vaktim kalmamış sanki. Beni üzmelerine bakmadan, karşılığında ne aldığıma ne hissettiğime aldırış etmeden
hep verdim.. Kendimi nasılda unutmuşum.. unutturmuşlar aslında. Paramparça olmuş kalbime, cayır cayır yanan içime doğruları söylemeye çalışan beynime, mutsuz yüzüme
hep sus dedim. Sen sus… Kendime haksızlık ettim, kimseye etmediğim kadar. Herkesi dinledim kendimi dinlemediğim kadar. Kimse benim yüzümden mutsuz olmasın diye, hiç bir şeyin sebebi ben olmayayım diye mutluluk oyunlarımı oynadım.. Yetmedi yeni oyunlar buldum. Ama bir gün bir bakmışım ki paramparça olmuşum. Tutunacak tek duygu bırakmamışım kendime. kendimi teselli edecek tek şey yokmuş hayatımda. Allak bullak olmuşum..
Kendimi aramaya çıktığımda yorgun, yılgın, bitkin bir köşede saklanıp ağlayan bir erkek çocuğu olarak buldum. Ve ona elimi uzattım diyebildiğim tek şey GEÇTİ, bir daha seni kimse üzemeyecek. Şimdi senden özür diliyorum. Seni bu kadar hiçe saydığım için, insanların seni bu kadar üzmelerine müsaade ettiğim için, seni hiç bir zaman dinlemediğim için, üzerine bu kadar sorumluluk yüklediğim için, hakkın olan bütün duyguları sana yaşatmadığım için…
Şimdi tekrar söylüyorum. İnsanlığından, kalbinden, duygularından, çocukluğundan, hislerinden çok özür diliyorum…
                                                                                                                             ANONİM


8 Aralık 2016 Perşembe


SSDler, uzun kullanım neticesinde Harddisklere göre daha hızlı
bozulurlar. Harddiskler mekanik olmalarına rağmen manyetik aygıtlar olduklarından, silikondan yapılmış SSD lere göre daha sağlamdırlar. Çünkü silikon tabir ettiğimiz çip yapımında kullanılan malzeme ve hafıza
hücrelerini meydana getiren küçük mikroskobik zerrecikler yaz sil
yapıla yapıla kolayca ömürlerini tamamlıyor ve bozuk hücrecikler meydana geliyor. İnternette oyuncu takımının salak videoları, aptal bilgisayar toplama 
videoları nedeniyle SSD iyi bir şeymiş gibi tanıtıldı ve bunları yapan
fabrikalar muazzam kar elde ettiler.(BEYİN BEDAVA).
SSDler sadece sistem kurulumu ve de sistemin hızlı çalışması için dizayn
edilmişlerdir. bu nedenle mümkün mertebe küçük 80-120 GB bir SSD tercih
edilmelidir. ayrıca laptoplarda da pil ömrünü uzatmak amaçlıdırlar.
!fiyatları haksız şekilde çok yüksektir.!
çünkü ne dedim yukarıda? beyin
bedava yani enayi ve teknikten anlamayan APTAL çok.
ALMAYIN ARKADAŞLAR ALMAYIN!
manyetik depolama birimleri (manyetik bant, disket, harddisk) hala en
iyi depolama tekniğidir.
Kalp kırdıysak affola ama maalesef gerçek bu.
İstifade eden eder, etmeyen gider parayı fuzuli masrafa yatırır. benden
söylemesi. Saygılar.

                                                                                PAYDOS

12 Yaşında Özgürlük Savaşçısı  Iqbal Masih Kimdir?
İqbal Masih 1983 yılında Pakistan’ın en yoksul bölgelerinden birisi olan Mudrike’de doğdu. İkbal Masih 4 yaşına geldiğinde ise tüm akrabaları gibi 600 rupi yani yaklaşık 16 dolar karşılığında halı dokuma fabrikasında çalışmak üzere satıldı. Burada haftanın 7 günü 14 saat çalıştırıldı. 10 yaşına geldiğinde ise sadece 27 kiloydu.
Çocuk çalıştırmanın yasak olduğunu öğrendiğinde ise fabrikadan kaçan İqbal Masih daha sonra polisler tarafından yakalanarak tekrar fabrikaya götürüldü. Bir sonraki kaçışında ise yanında 3000 çocuğu da götürdü. Çocuk işçiliğine karşı verdiği mücadele dünya çapında duyulmaya ve ses getirmeye başlayınca 1994 yılında henüz 12 yaşında iken öldürüldü.
Küçük bir bedene sahip olmasına rağmen büyük bir ruha sahip olan İqbal Masih köle gibi davranılan ve küçük yaşlarına rağmen ağır şartlarda çalıştırılan çocukların hakları için büyük çaba gösterdi. Konuşma yeteneği, cesareti ve azmi ile Pakistan’ı kuşkusuz etkileyen İqbal Masih’in daha önce korktuğu mafya, kendisinden korkar bir duruma geldi. Çocuk yaşta vermiş olduğu mücadele onu henüz daha çok küçükken kahraman yaptı.
Öldürüldüğünde henüz 12 yaşında olan İqbal Masih’in bu ölümü örtbas edildi ve herkes susturuldu. Fakat İqbal Masih öldürülmüş olsa bile onun izinden gidenlere büyük bir cesaret vermişti. Onun etkilediği ve mücadele ruhunu kazandırdığı çocuklardan birisi olan Craig Kielburger onun bıraktığı yerden mücadeleyi sürdürmeye devam etti. Free The Children derneğini kurdu ve 650’den fazla okul kurdu.

https://www.youtube.com/watch?v=yp24mTnq4TU
Ne gidebildim ne de geri gelebildim,
Boşluktayım şu an,
Yapmam gerekenler var tanrım,
Sıralı ölümler tek temennim, duam bu, bu,
Dur diyen ağızların ortasına yorulmadan vurdum,
Şeytanı ararken aynalarda buldum,
İnsanları tanımadan kulaktan dolma bilgilerle ön yargı,
En yakınana dahi şüpheyle bakmak,
Bunları gör tanrım, ne hale geldik böyle
Hak etmedik mi söyle, 
Her gün daha da karardı kalplerimiz gibi simsiyah gökyüzü artık,
Düşünmek için vaktim vardı,
Her şeyi ölçüp tarttım, 
24 yıl olmuş ama bu sabah farklı bi dünyaya gözümü açtım,
İnsanlar çıkarcı, insanlar yalan dolan, insanlar iki yüzlü, 
İnsanlar insanlıktan çıkmış, bunları fark etmemek üzdü,
Bazılarına hayat virajlı, bazılarına düzdü,
Bazılarını mutlu etti zaman, bazılarını düzdü,
Yere düştükten sonra kalksam ne fayda kirlenmiş üstüm,
Sana ayrılan sürenin sonuna geldik yoksun artık üzgünüm, 

İnatla yaşıyorum hala
Bedenime dur diyen her şeye rağmen,
Yıpranıyor gibi yıllar durmadan ilerliyor ve değişmedi karnem,
Deniyorum yenisini, çizimini arıyorum,
Her yol çıkmaza bağlasa da, yine koşuyorum ite kaka,
Söküyorum yumruğu dişi hiç sabrım kalmasa da,
Ben yıkılmayan adam merhaba,
Gücümü topladığım an öleceksiniz hepiniz,
Nereye çeksem oraya geliyo nedense, fazla esnek gibi karakteriniz,
Doğduğum günden beri aynıyım hiç bitmeyecek çocukluğum,
Ama 30 yaşındaki abilerinize bakıp diyorum ben çocukmuyum lan,
Büyün biraz olgunlaşın, yorgun argın zor savaşım,
Bugüne kadar kimseye muhtaç olmadım,
Yaşadım her zorluğu aşıp,
Bak dünden çıkacak yarın dedim uyu hadi yastığa koydum başı,
Tek ümidim kaderin getirisi, bu bozgunların son bulması,
Yalnız bırak, onlar gülücükler saçacaklar usanmadan,
Haksızlığa boyun eğecekler, mutsuzluk anlaşılmaz yaşanmadan,
Yine aşacağım imkânsızı kuklası olmam bir kansızın,
Sana iyi günler bana kalsın kin, nefret, hicran, sızı, 

                                                             HÜSEYİN GÜLSEVDİ

27 Kasım 2016 Pazar


           

  RÜYALARIMIZ
Hayatımızın yaklaşık üçte birini uyuyarak geçiririz. Her gece gördüğümüz rüyalar çoğu zaman hayal gücümüzün bir ürünüdür. Bazen tüm etkisinde kaldığımız güzel anılar olsa da kâbus dolu olduğu da söylenebilir.
Çoğu zaman hatırlamayız çünkü görüldükleri dönemler farklıdır. Ama hepsi bilinçaltımızın meydana getirdiği elektro manyetik atlamalar sonucu oluşur. Freud‘a göre bilincin gizlediği tamamen sakladığı bu olgular ortaya çıkabilmek için yol aramaktadırlar. Bunlardan bazıları da rüyalar haline girerek kendilerini göstermektedirler. Geçmişten, günümüze ve geleceğe yön verdiği gösterilebilir. İşte

Rüyalar hakkında bilmediğiniz gerçekler;
Gördüğünüz rüyaların yüzde 90′ını unutursunuz…
Körler de rüya görür.
Herkes rüya görür
Rüyalarımızda yalnızca bildiğimiz yüzler görürüz
Renkli rüya görmeyiz
Rüyalar sembolik anlam taşımaktadır
Tekrar eden rüyalar
Hayvanlar da rüya görür
Vücut felci
Rüya ve gerçeğin birleşmesi
Erkekler ve Kadınlar farklı şekilde rüya görürler
Rüyaların geleceği gösterme özelliği vardır.


26 Kasım 2016 Cumartesi


AŞK VE SEVGİYE DAİR
Bazen aşık olursun karşılık bulmazsın … Bazen karşılık bulursun ama ihanete uğrarsın , bazen beklediğinin tam tersi bir insan olduğunu farkedersin … Bazende açılamazsın , platonik aşka tutulursun . Aşk büyük bir dert ve iyisiyle kötüsüyle herkes bundan nasibini alıyor … Tabi çoğunlukla sonu hüsran oluyor . Birde ayrıldıktan sonra arada bir görüşenler var , bu bence aşk değil bu alışkanlık bana kalırsa , ama çoğu insan bunun aşk olduğunu düşünüp tekrar tekrar aynı hataya düşüp barışıyor sonra yine ayrılıyor , işte bence bu yüzden “Bir kere ayrılık girerse bir daha o ilişki dikiş tutmaz ” deniliyor . Günümüzde bazıları içinse aşk cinsellikten ibaret , ten uyumu diye bir şey uydurmuşlar bence çok komik . Bence ten uyumu değil ;  Kalp uyumu , yaşam tarzı uyumu , aile uyumu , arkadaş ortamı uyumu , ortak zevklerin uyumu gibi birçok kategorilere ayırabiliriz bunu ama ten uyumu muhabbetini asla bir kategori olarak göremeyiz bu çok saçma . Zaten kime sorsak aşktan yana dertli %90 ı . Platonik aşka gelecek olursak , bu en kötüsüdür çünkü belirsizlik vardır , sen onu gizli gizli severken o başkasıyla olursa senin farkında olmazsa , belkide seninle çok iyi olacak , belkide aradığın insan o , acaba hayatında birisi var mı , birisiyle konuşuyor mu , sevgilin olmadığı halde kıskanmak , kıskanıp kendini yiyip bitirmek vs vs bir sürü belirsizlik . Bu konu hakkında eminim yazılsa ansiklopedi büyüklüğünde cilt cilt kitaplar yazılır .
Gelelim aşk ile sevmek arasında ki farka . Çoğu insan bunu karıştırıyor , aşk ve sevmek birbirinden farklı şeylerdir dağlar kadar fark vardır . Aşk anlık bir hissin akılda bıraktığı etki , sevgi ise uzun zamanın verdiği bir bağdır , o yüzden 3-5 aylık sevgililerin seni seviyorum demesi de saçma geliyor bana , hatta 4 yıllık bazı sevgililerde bile bu söz konusudur . Aşık olduğun beraber olduğun kişiye sevgilim demekte ayrı bir ironi oluyor zaten .
                                                                                                        MAHMUT ÇETİN 

9 Kasım 2016 Çarşamba


MU dan Kalan : Nardugan Bayramı

Tek tanrılı dinlere geçmeden önce Türkler tarafından kutlanılan bir bayram olarak karşımıza çıkmaktadır .
Her yıl 22 Aralık'tan sonra gelen ilk dolunayda kutlanır.
Sebebi ise; Türklerin eski inanışlarına göre gece ve gündüz sürekli savaşmaktadır.
21 Aralık gecesi en uzun gece olduğu için, 22 Aralıktan sonra günler uzamaya başlar.
Bu yüzden 22 Aralık günü Türkler için çok önemlidir ve bu günü takiben (Ay yılı esasına dayalı bir takvim kullandıkları için) ilk dolunayın çıktığı ilk gün yeni yılın ilk günüdür.
İşte Nardugan da günlerin uzamasını kutladıkları bayramdır.
Nar güneş, Dugan ise doğmaktır.
Bu çok özel günde Türkler evlerini temizlerler, en yeni giysilerini giyerler, güzel yemekler pişirip, geleneksel oyunlarını oynayarak çeşitli eğlenceler düzenlerlerdi.
Bu geleneğin yine Anayurtları Orta Asya (Gobi Çölü) olan ve türlü nedenlerle Mezapotamya'ya göçen Sümer (Karabaş) Türkleri'ne geçtiği oradan da Anadolu aracılığıyla Eski Roma ( Etruksler)ya değin uzandığı ve günümüze kadar gelip günümüzdeki 1 Ocak yılbaşının temelini oluşturduğu sanılmaktadır.
Ayrıca söz biçim olarak Türkler'deki Paktıgan ve Koçagan bayramlarıyla da uyumludur.
Gün dönümüne dayalı bayramlarda böylece üçlü bir silsile oluşmaktadır.
Nar sözcüğü güneş (günümüz Moğolca'sında Nara) anlamına gelir,
Dugan ise doğmak fiili ile bağlantılıdır.
Narduqan kelimesi Moğol dilindeki "nar" (güneş), Türk dilindeki "tuqan» (doğan) sözcüklerinden oluşmuştur.
Tatar Türkleri'nde bu bayrama "Koyaş Tuğa , yani «Güneş Doğan» günü derler,
Başkurt, Udmurt Türkleri «Nardugan» veya «Mardugan»,
Mişer Tatar Türkleri «Raştua»,
Çuvaş Türkleri "Nartavan» ya da «Nartukan»,
Zırizya Türkleri «Nardava»,
Mokşa Türkleri «Nardvan" olarak bilirler.

NOEL BAYRAMI'NIN KÖKENİ

Türklerin, tek Tanrılı dinlere girmesinden önceki inançlarına göre, yerin göbeği sayılan yeryüzünün tam ortasında bir ''akçam ağacı'' bulunuyor.
Bunun tepesi, gökyüzünde oturan Tanrı Ülgen'in sarayına kadar uzanıyor, buna ''hayat ağacı'' diyorlar.
Bu ağacı, motif olarak bizim bütün halı, kilim ve işlemelerimizde görebiliriz.
Ülgen, insanların koruyucusu, o sakallı ve kaftan giymiş olarak sarayında oturuyor ve geceyi, gündüzü, güneşi yönetiyor.
Türkler'de güneş çok önemli.
İnançlarına göre gecelerin kısalıp gündüzlerin uzamaya başladığı 22 Aralık'ta gece gündüzle savaşıyor.
Uzun bir savaştan sonra gün geceyi yenerek zafer kazanıyor.
Güneş'in yeniden doğuşu,Türkler'de bir yeni doğum olarak algılanıyor.
Bayramın adı: Nargudan, nar=güneş, tugan, dugan=doğan.
Doğan güneş.
Astronomik olarak o günden itibaren geceler kısalmaya, günler uzamaya başlıyor.
İşte bu güneşin zaferini, yeniden doğuşu, Türkler büyük şenliklerle ''akçam ağacı'' altında kutluyorlar.
Güneşi geri verdi diye Ülgen'e dualar ediyorlar.
Duaları Tanrıya gitsin diye ağacın altına hediyeler koyuyorlar, dallarına bantlar bağlayarak o yıl için Tanrı'dan dilekler diliyorlar.
İnanca göre bu dilekler muhakkak yerine geliyormuş.
Bu bayram için, evler temizleniyor.
Güzel giysiler giyiliyor.
Ağacın etrafında şarkılar söyleyip oyunlar oynuyorlar.
Yaşlılar, büyük babalar, nineler ziyaret ediliyor, aileler bir araya gelerek birlikte yiyip içiyorlar.
Yedikleri; yaş ve kuru meyveler, özel yemek ve şekerleme.
Bayram, aile ve dostlar bir araya gelerek kutlanırsa ömür çoğalır, uğur gelirmiş.
Yazılana göre akçam ağacı yalnız Orta Asya'da yetişiyormuş.
Filistin'de bu ağacı bilmezlermiş.
O yüzden bu olayın Türklerden Hristiyanlara geçtiği ve bunu da Hunların Avrupa'ya gelişlerinden sonra onlardan görerek aldıkları söyleniyor.
İsa'nın doğumu ile hiç ilgisi yok.
Doğum, güneşin yeniden doğuşu.
Sümerolog Muazzez İlmiye ÇIĞ
Çam süsleme ise ilk 1605'te Almanya'da görülüyor, oradan Fransa'ya geçiyor.
Ne kadar ilginç değil mi?
Batı, en büyük bayramını göçebe, ilkel olarak tanımladığı Türkler'den yürütmüş.
Yeni yapılmakta olan çalışmalarla Batı'ya Türklerden kimbilir daha nelerin geçtiği ortaya çıkacak?
Bunun yanında Türklerin yaratılış destanına göre bütün insanların türediğine inanılan ve ucu gökyüzünde Tanrı'nın sarayına ulaşan Akçam ağacını süslerler ve bu ağacın dibine hediyeler bırakırlarmış.
Hatta bazı Türk topluluklarında bu günde bekâr erkekler, çeşitli hayvan postları giyerek ev ev dolaşırlar ve kızları gözetlerlermiş.
Narduğan’ım nar olsun,
İçi dolu nur olsun,
Narduğan’ı oynayanın
Ömrü uzun olsun.
Narduğan sahipler
Kutlu mübarek olsun,
Hayat huzurlu olsun,
Mal-hayvanınız artsın,
Kulunlarınız koşsun,
Ekinleriniz iyi,
Yumurta gibi tok olsun!
Daha sonraları din adamları bu geleneği Şamanizm döneminden kalma bir gelenek olmakla suçlamış ve kutlamalarını yasaklamıştır.
Fakat günümüzde Tatarlar, Çuvaşlar, Başkirler ve daha başka bazı Türk toplulukları bu geleneği sürdürmekteler.
Söylentiye göre bu gelenek Türklerden Sümerlere, onlardan da eski Roma’ya geçmiştir.
İşte günümüzde 31 Aralık Yılbaşı kutlamalarının buraya dayandığı düşünülmekte.
Ne dersiniz?
Sizce de yüzlerce önce kutlanılan bu gelenek Hristiyanların yılbaşı ve şükran günü kutlamaları ile oldukça yakın benzerlikler göstermiyor mu?
 Hayat Ağacı: Dünyayı ortasından (göbeğinden) öte-âleme ve Demir-Kazık Yıldızı’na bağlayan, dalları vasıtasıyla şamanlara yeryüzünden yüksek âlemlere yolculuk yapma olanağı sağlayan bir ağaçtır.
Buna Demir Ağaç da denir.
Genetik yapısında yapılan değişikliklerle bugün 48 çeşiti Çin Bölgesinde üretilen bu ağaçların Ön Türkler dönemlerinde doğumla birlikte çocuklar için 3 tane dikilmesi gelenekti.
Bu ağaçların gelirleri çocukların hayata atılmalarında kullanılmaktaydı.


Arkadaşım pek konuşmam ama burada yazıcam.
Özel harekat polisiyim.
Birincisi ben hiç bir zaman şehit, terör diye ağlamadım. Çevremdeki bir Allah’ın kulu da ağlamadı. Senin TV de gördüğün ünlüler siyasetçiler politikacılar oy toplamak arkasına kitle almak kendini sevdirmek için aha benim askerim şehidim diye gözyaşı döküverdi. Sende bunu biz korkuyoruz, üzülüyoruz, ağlıyoruz, zor durumdayız ve barış istiyoruz olarak yorumladın. Bir kere Türk ırkı ''bilinen'' tarihinde bile 2500 küsür yıldır savaşıyor, ölüyor, şehit oluyor. Bizim için askerlikte savaşmakta savaşarak ölmekte ekstradan bir iş değil. Zaten olması gereken bu çünkü biz Türküz. Bu arada bize savaşma imkânı sunup asimile olmamızı engellediğiniz için el altından da teşekkürlerimi sunarım. Bazen düşünüyorum pkk olmasa ya da tamamen çözüme kavuşsa ben kiminle savaşırdım, çatışma yaşamadan nasıl bu dünyadan göçüp gidebilirdim diye.
İkinci olarak, gelgelelim devletin ihanetini sende biliyorsun bende biliyorum. Güya devrilen askeri araçları, helikopterle atmak varken özellikle karadan konvoyla asker taşımayı, o taşıma esnasında güvenli yollar varken özellikle pusu atılabilecek yollardan yüzlerce askeri yollamayı, elinde tüfek bile olmayan 33 askeri pkk’lının eline bizzat devletin yollamasını (33 er olayı) hepimiz biliyoruz. Daha neler neler var. Normal çatışma esnasında yaşananları da biliyoruz. Mesela tam üçünüz beşiniz bi köşeye sıkıştırılıyorsunuz, telsizden emir geliyor öldürmeyin bırakın kaçsınlar geri dönün diye. Asker tam operasyona yollanıyor, güya pkk kampına sızılacak, ilk tim kampın ortasına atılıyor. Hesaplama hatası oldu deniyor. Arkadan gelen timlere de artık ifşa oldu geri dönün diyor. Atılan tim noldu? Pusunun ortasında kaldı.
Mesela efendim, bizi kandil dağına yolladılar. 2012 yılında. Operasyonun adını vermeyeceğim. Zaten bi 15 dk ya da silerim bu entryi. Özelciler kendi silahlarıyla uğraşmaz, silahları temizleyen hazırlayan ayrı bir çalışan vardır orda. Biz kapar operasyona gideriz. Dağa gidip çatışmada 3-5 mermi sıkıp hepimiz yerimizi belli ettikten sonra, şans bu ya, hepimizin tüfeği tutukluk yapıverdi. Allah Allah? 3 arkadaşımı kaybettim o gün. Bütün bunlara rağmen saadece 3.
Senin aklın almaz, pkk’yı devlet uluslararası işler için besledi. Gizli, ortaya pek çıkmayan ama azıcık beyni olanın fark edebileceği sebeplerden dolayı. Mesela askerin vur emri yoktu. PKK’lıyı görsen bile o senin üzerine ateş açmadıkça sen asla ona tüfek bile doğrultmayacaksın.
Sırf mağaranın önünde teröriste teslim ol diye yalvarırken bi 5 bin şehit verilmiştir. Niye yalvarıyorsun? Sallasana içeri el bombasını? Neden teslim ol dedirtiyor devlet acaba?
Misal, özel harekâtçılar 93-98 arası dağa çıkarıldı. Tabii asker gibi sırtımızda 40 kilo çanta elimizde 60 lardan kalma g-3 yok. Ortalığın anasını belledik, apar topar en ufak bir sebep dahi gösterilmeden tasfiye edildik. Sebep? Yok.
Yakalanan ya da teslim olan pkk’lılara ne oldu? Teslim alınıp hastanede sağlık kontrolüne sokulup bi yarası hastalığı varsa beleşe tedavi edilip sorguya bile alınmadan cebine bin tl para koyulup serbest bırakıldı. Nolacak? Bunu başka hangi ülke yaptı?
Yani, amcamın evladı, yada orrrrospu çocuğu, gerilla tek başına savaşan ve orduyu yıpratan demektir. Dağda mağarada yaşarsın. askeri gördün mü üzerine ateş açar kaçarsın. Tim halinde hareket eder asker. Şarjörün yarısını 3-5 saniyede boşaltıp kaçsan bile, rastgele sıksan bile en kötü 5-6 tanesini indirebilirsin. Savunmasızdır çünkü.

Kaldı ki, o kadar olay, o kadar ihanet var. Benim bile anlatmadığım var. Bilmediğim var. Ortaya çıkmayan var. Belki ruhumuzun bile duymadığı neler neler var.
Buna rağmen, 40 dan fazla senedir kaç vatandaşımızı öldürebildiniz? 30-40 bin küsur. Ki bunun %20 si de zaten sivil. %10’uda korucu. Adam gibi eğitimi bile yok.
Tarihte, hiçbir terör grubu bu kadar başarısız olamamıştır. Hem de mücadele gösterilmesine rağmen.
Biz sizle mücadele etmememize, serbest bırakmamıza, el altından besleyip 33 er olayı gibi askeri savunmasız bi şekilde avcunuza yollamamıza rağmen (devletin başındaki huur çocuklarından bahsediyorum) 40 yılda saadece bir arpa başı kadar yol gidebildiniz. ve daha da komiği bunu ''başarı, zafer'' olarak değerlendiriyorsunuz. Bi bok yediğinizi zannediyorsunuz.
Sorarım sana, ülkenin başında AKP değilde mesela MHP olsa, hdp gibi bir partiyi kurdurtmasa yani, sokakta paçavra açabilir misiniz?
Ya da şunu söyle. saadece 750 bin küsür askerimiz var. Bunun yanında polisi var, korucusu var, gelin lan dese gelecek gönüllü savaşçıları var.
Orduyuz devletiz olum biz. Elimizde her türlü teçhizat var. Tankı da var topuda tüfeği de helikopteri de uçağıda. Her bir boku var. Saadece bordo bereliler tugay büyüklüğünde bu gün.
Biz pkk’yı bitirmek istesek ve bunu yapabilmek için her yolu denemeye hazır olsak, hakikaten bize kaç saat dayanabilirsiniz?
1 milyon asker ve polisi, uçak, helikopter ve tank desteğiyle doğudaki tüm dağlara ve şehirlere indirip, canının istediğini vurabilirsin, yeter ki terörü bitir diye emir versek, terörün tamamen bütün köklerinin kazınması, bir daha toparlanamaz hale getirilmesi kaç saat sürer bana bir söyle, bak gün bile demiyorum, elini vicdanına koy azıcık delikanlıysan söyle. Kaç saatlik işimiz var soktumun oğlu?
Dünyanın en mal ırkısınız. İhanetin ortasında olmamıza rağmen en başarısız gerilla topluluğusunuz. Ama bu yaptıklarınızı başarı zannedecek kadar da düşük seviyede savaşçılarsınız. Savaşçı demek de Türk'lere hakaret olur şimdi.
Bilmem anlatabildim mi?
Edit: haa, lan bizde 750 bin asker,3-5 milyon kadar polis ve 20-30 bin kadar korucu var. terör için olağanüstü hal ilan edilse askere alınabilecek 40-50 milyon kadar  Türk var.
Onun yanında orduda dediğim gibi her türlü silah, milyarlarca mermi, top tüfek uçak helikopter var. Bordo bereliler dünyanın en iyi 3 özel kuvvetlerinden biri ve tugay büyüklüğünde. SAT- SAS komandoları ise bordo berelilerden daha seçkin bir birlik ve sayıları bilinmiyor. Kim bilir kaç
Peki, sizde ne var?
15 bin kadar gerilla, keleş, bixi ve kanas. Sınırlı sayıda mermi. Bütün halk toplanıp dağa çıksanız bizim polis sayısını bulamazsınız amk.

Söyle bana kaç saat dayanabilirsin kodumun çocuğu? Tüm bu ihanetlere rağmen 40 senede bu kadarcık yol alabilmişsin, kaç saat dayanabilirsin lan 6-7 milyon profesyonel savaşçıyı ya da seferberlik ilan etsem profesyonellerin yanında 50 milyon orta halli savaşçıyı dünyanın teçhizat ve aracıyla bölgene indirsem?

Düşüncelerinden akıp kızıl dudaklarında kaldı seni seviyorum kelimesi.Hiç bir zaman düşmedi o dudaklardan sevdiğinin kelimesi.Ne kadar kızsa da ufak bir dokunuş mutlu etti.Saatlerce soğukta sarılmak yıldırmadı sevgisini.Her geçen gün biraz daha sevdi.Sarıldı delicesine sevişti. Her gün kaybetme korkusu kapladı içini.Her geçen gün ne kadar çok sevdiyse bir o kadar arttı öfkesi.Konuşmak istedi sarılmak delice sevişmek uzağındaydı her şeyi. İstediği tutkuları vardı.Özlediği dokunuşlar.Unutamadığı kokusu....

Bedenine yavaşça dokundu her dokunuşunda onu hatırladı bir kez daha seni seviyorum diye haykırdı.Mutluluk yüzünde belliydi.O sevdiği ile mutluydu koştu koştu koştu .Umuda koştu.Sevdiği kadını istedi o ise uzağındaydı.Her geçen gün sevgisi arttı.Her gecen gün aşkı arttı.Artık korkuyordu.Kaybetmekten üzülmekten ihanetten.O koşulsuz sevmişti.Ve hiç bir zaman unutmadı gecelerini aşklarını sevgilerini.Hep kalbinde taşıdı.Ve ölene kadar taşıyacağını da çok iyi biliyordu.O adam böyle sevdi eşini böyle aşık oldu sevdiği eşine....

Ya şiir gibi hayat yaşıcaz yada imlası bozulmuş düz yazı gibi ne bok olduğumuzu bilemicez...

                                                                                                                                                 YENGEÇ

3 Kasım 2016 Perşembe

Kenan Işık'ın Atv'de sunduğu Kim Milyoner Olmak İster programında, hayal kırıklığı yaratan üniversiteli gençleri görüyoruz.
Apoletler içindeki çaresiz gençliği.
Ama çok renkli insanları da görüyoruz.
Ümmiye Gürbüz, Balıkesir'in Erdek ilçesinden yarışmaya katıldı.
50 yaşında lise mezunu.
Üzerinde yöresel giysisiyle, kültürel bir yarışmaya katılacak kadar güven dolu.
Kenan Işık mesleğini sordu. "Pazarcıyım" dedi. "Sebze ekiyorum, üretiyorum, pazarda satıyorum."
İki çocuk annesi.
Eşinden ayrı yaşıyor.
Kıt kanaat bir yaşamın fedakâr işçisi.
Hayatı dibine kadar kurcalayan kadın, sorulara o kadar kendinden emin cevaplar verdi ki, herkes şaşırdı.
Kenan Işık, cevapların kaynağını sordu.
Kitaplar... "Steinbeck'in Gazap Üzümleri'ni okudum" dedi.
8 yaşındayken Maksim Gorki'nin Ana'sını okumuş. "Okumasız hayat düşünemiyorum" diye, ruhunun bilgi kapısını araladı.
İdeali, kitapları için evinde kütüphane rafı oluşturabilmek.
Nazım Hikmet'in şiiriyle ilgili bir soruda, joker haklarını kullandı da, yüzü düştü. "Üzüldünüz mü?" diye sordu Kenan Işık. "Jokerlerimi kaybettiğime değil, bilgisizliğime üzüldüm" diye karşılık verdi.
Ümmiye Gürbüz yarışmadan 30 bin lira kazandı.
Hayata verdiği fireler olmasa, çok daha fazlasını kazanırdı.
Fukara günlerinin en zengin hazinesi olan kitapların, kendine bahşettiği güzelliğin yansımasıydı…
Alkışların hak eden insanlara gittiğini gördüğümüz zaman, bizim de gözlerimiz ışıldıyor.
Popüler değil, saygın olmanın ta kendisini gördüğümüz zaman, kültürel değerlerin anlamını herkese haykırmak istiyoruz.
Bu meseleden çıkan sonuç...
Hayatın püf noktası; okumak.
Geceleri yatarken, uyumak için değil.

Uyanmak için okumak…



Önümde tarihi bir belge duruyor.
Mühürlü ve ıslak imzalı orijinal bir belge…
Daha doğrusu bir maaş bordrosu…
Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün, 1913 yılında Çanakkale’de Binbaşı rütbesiyle Bolayır Kolordu Karargâhı’nda Erkan-ı Harp Reisliği yaptığı dönemde temmuz ayı maaşının bordrosu…
Ne kadar biliyor musunuz?
Tam 735 kuruş!..
Bunun da 95 kuruşu Harp Vergisi olarak kesilmiş!..
Sadık Ongan savaşta tüm yakınlarını kaybettikten sonra henüz 7-8 yaşlarındayken, kardeşiyle birlikte Çerkezköy’den yaya olarak yola çıkarak çamurlara bata çıka ta Sarıyer’deki Dar-ül Eytam’a, yani kimsesizler yurduna ulaşmayı başarmış, devletin şefkatli kollarında büyümüş ve eğitimini aldıktan sonra vatani görevinde tezkere bırakarak binbaşılığa kadar yükselmiş vatanperver bir subaydır.
İşte bu bordro, onun oğlu Mete’ye bıraktığı çok değerli bir mirastır.
Çünkü vatanı düşman işgalinden kurtaran ve Cumhuriyet’i kuran eşsiz kahramanların kısıtlı maddi imkanlarla az zamanda çok ve büyük işler başardıklarını anlatan tarihi bir belgedir.



ALBERT EİNSTEİN'İN ATATÜRK 'e YAZDIĞI MEKTUP

Ekselansları Atatürk
OSE Dünya Birliği'nin şeref başkanı olarak, Almanya'dan 40 profesörle
doktorun bilimsel ve tıbbi çalışmalarına Türkiye'de devam etmelerine
müsaade vermeniz için başvuruda bulunmayı ekselanslarından rica
ediyorum. Sözü edilen kişiler , Almanya'da halen yürürlükte olan
yasalar nedeni ile mesleklerini icra edememektedirler. Çoğu geniş
tecrübe , bilgi ve ilmi liyakat sahibi bulunan bu kişiler , yeni bir
ülkede yaşadıkları takdirde son derece faydalı olacaklarını ispat
edebilirler.
Ekselanslarından ülkenizde yerleşmeleri ve çalışmalarına devam
etmeleri için izin vermeniz konusunda başvuruda bulunduğumuz tecrübe
sahibi uzman ve seçkin akademisyen olan bu 40 kişi , birliğimize
yapılan çok sayıda müracaat arasından seçilmişlerdir. Bu ilim adamları
, hükümetinizin talimatları doğrultusunda kurumlarınızın herhangi
birinde bir yıl boyunca hiçbir karşılık beklemeden çalışmayı arzu
etmektedirler.
Bu başvuruya destek vermek maksadıyla , hükümetinizin talebi kabul
etmesi halinde sadece yüksek seviyede bir insani faaliyette bulunmuş
olmakla kalmayacağı, bunun ülkenize de ayrıca kazanç getireceği ümidimi ifade etmek cüretini buluyorum.
Ekselanslarının sadık hizmetkarı olmaktan şeref duyan
Prof. Albert Einstein
Almanya'da 1932 sonbaharında yapılan genel seçimleri, Adolf Hitler'in Nasyonal Sosyalist Partisi, yani Naziler kazandı ve Hitler, 1933'un 30 Ocak günü Almanya’nın başına geldi. Nazilerin hedeflerinden biri, Yahudilerin, öncelikle de Almanya'daki Yahudilerin köklerinin kazınmasıydı. O tarihten birkaç yıl önce başlamış olan Yahudi karşıtı hareketler Nazilerin iktidarı elde etmelerinden sonra daha da arttı ve çok sayıda Yahudi, Almanya’yı terk etti. Ayrılma hazırlığı yapan Yahudiler arasında dünyanın önde gelen bilim adamları da vardı ve Albert Einstein da onlardan biriydi. Berlin Üniversitesi'nde hocalık yapan ama kısa bir süre sonra artık ders veremeyeceğini fark eden Einstein, 1933 ilkbaharında Almanya'dan ayrılıp Fransa'ya geçti ve Paris'teki "College de France"da hocalık etmeye başladı. Bu sırada, Nazi tehdidi altında bulunan Yahudilerin korunması amacıyla "Yahudi Nüfusu Koruma Grupları Birliği" adını taşıyan ve kısa adi "OSE" olan bir kurum oluşturulmuştu. Birliğin merkezi Paris'teydi ve onur başkanlığına da Albert Einstein getirilmişti.
Albert Einstein, 1933'un 17 Eylül’ünde Ankara'ya, işte bu sıfatla, yani "OSE'nin Onur Başkanı" olarak bir mektup gönderdi. Einstein, son derece nazik bir dille yazdığı mektubunda Almanya'daki bazı yasalar dolayısıyla çok sayıda Alman bilim adamının mesleklerini icra edemez hale geldiklerini söylüyordu. Bilim adamlarının çalışabilecekleri bir ülke aradıklarını da anlatan Einstein, 40 kişilik bir uzman listesi hazırladıklarını yazıyor, bu kişilerin hiçbir karşılık beklemediklerini anlatıyor ve Türk Hükümeti’nin söz konusu bilim adamlarını kabul etmesi halinde sadece insani bir faaliyette bulunmuş olmakla kalmayacağını, Türkiye’nin bu kabulden büyük kazanç sağlayacağını da ifade ediyordu.
Einstein, simdi Başbakanlığa bağlı olan "Cumhuriyet Arşivi’nde saklanan 17 Eylül 1933 tarihli mektubunu yazdığı sırada, Başbakanlık makamında İsmet Bey (İnönü) vardı. Belgenin üzerinde yer alan ve İsmet İnönü’nün el yazısıyla olan nottan anlaşıldığına göre İnönü, 9 Ekim günü bu mektubu "Maarif Vekilliğine", yani Milli Eğitim Bakanlığı’na havale etti. Milli Eğitim Bakanı, o tarihte Reşit Galip Bey’di.
Albert Einstein’in mektubunun alt kısmında ve yanında el yazısıyla üç maddelik notlar bulunuyor. Reşit Galip Bey'e ait bu notlarda geçen "Teklif, mevzuat-i kanuniyemizle mutabık değildir", "Bunları bugünkü şartlara göre kabule imkân yoktur." biçimindeki ifadelerden, teklifin Bakanlıkça ilk aşamada kabul edilmediği anlaşılıyor.
Ancak Türkiye’nin bu tarihten hemen sonra 40'tan fazla Alman bilim adamını davet edip üniversitelerde görevlendirmesi ve Üniversite Reformu'nun da bu sırada yapılmasında, çok daha yüksek bir makam, yani bizzat Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal devreye girdi.
Bu konudaki bir başka kanıt da Princeton Üniversitesi’nde 1949 yılında Einstein ile görüşen İstanbul Teknik Üniversitesi’nin emekli hocalarından Prof. Dr. Münir Ülgür’ün yaptığı açıklama. Prof. Münir Ülgür, açıklamasında Einstein’in görüşme sırasında Atatürk’ü kast ederek: "Dünyanın en büyük liderine sahipsiniz. 1933'teki üniversite reformunuz sırasında benim de ülkenize davet edilmemi sağlamıştı." dediğini aktarıyor. Bu ifadeler, Alman bilim adamlarının Türkiye’ye doğrudan doğruya Atatürk’ün talimatıyla gelmiş olduklarını göstermektedir.



18 Eylül 2016 Pazar

Mahir Çayan'a Mektup...
Sevgili Mahir merhaba,
Sizler, bizden kopartılıp uzaklaştırılalı neredeyse 38 yıl oluyor. Her 30 Mart’ta yazmak istemişimdir. Ne var ki bazı endişelerden dolayı elim kaleme uzanamadı. Sana hitaben yazıyor olmam seni daha yakinen tanıdığım ve bir simge olmandan, yoksa tabii ki bu mektup bizden uzaklaştırılan tüm arkadaşlara.
İstedim ki dertleşeyim. Belki inanmayacaksınız ama eskinin tadında dertleşeceğim kimse kalmadı.
Biliyorsun siz gittiğinizde 5 devrimci siyasi akım faaliyetteydi ülkemizde. Ama geldiğimiz bu zamanda yüzden fazla grup “ben işçi sınıfının temsilcisiyim ve gerçek Marksist benim” diyor. Onların icmalini de bir başka mektup da anlatırım. 67–72 arasında soluduğumuz hava ile bugünü kıyaslamanızı sağlayacak bazı şeyler anlatabilirim diye düşünüyorum.
Hani hatırlarsın 70 yazıydı, birçok devrimciyi, polis şüphesiyle Siyasalın yurdunun altında ben, Şaban ve Hüdai sorguluyorduk. Hemen yanımızda sen bitmiştin. Seninle bu ikinci karşılaşmamızdı. 69 sonbaharında TİP’in sanıyorum Çankaya İlçesini basan grup içinde birlikteydik. Arkadaşlara özellikle de Yusuf’a sormuştum: “nasıl biri?” diye. Anlatıldığı kadarıyla teorisyenlerimizden biriydin. Fakat bu eylemde en önümüzdeydin ve hiç de teorisyen (!) gibi değildin. İşte şimdi de o bodrumda yanımızdaydın. Ayakkabı ve çoraplarını çıkartıp “bana vurur musunuz falakayı merak ediyorum?” diyerek ayaklarını havaya dikişini hiç unutmuyorum. Dostum, şimdilerde kimse birbirinden bir şeyler öğrenmek istemiyor. Herkes öğretmek istiyor. Özellikle de okumak yerine okur gibi, dinlemek yerine dinler gibi yapılıyor.
Yusuf ile kapışmalarınızı hatırlıyorum da, önsezin ve kişileri değerlendirmedeki isabetine hayranım. Ama bunları görecek durumda değildim. Seninle ilgili o kadar çok ‘yaramaz’lıkla ilgili şeyler sufle edilmişti ki, senin beni ısrarla yanına alma girişimlerini bir şekilde engelledim. Keşke Yusuf’a inanmasam da seninle İstanbul’a gelseydim. Sevgili dostum geldiğimiz zaman aralığında kulaklara üflenen dedikodularla siyaset yapıldığını söylersem bana inanırmısın? Evet, inanmak zor ama geldiğimiz durum maalesef bu.
Belki hatırlarsın Yusuf’larla olan ayrılık sonrası sana veya Hüdai’ye benimle ilgili “Selçuk’un ayrılıkta ki tavrı nedir?” diye sorduklarında “o ne yapacağını bilir” demişsin. Ben ise sürdürdüğümüz mücadelenin devrimci yanına hep bağlı kaldım fakat teorik-siyasi yanının yanlış olduğu sonucuna vardım. İnanmayacaksın ama mücadelede devrimci özellikler bugünlerde parlak laflarla kenara itiliyor. Güven denen ve bizi var eden değer sadece kendi aramızda değil aynı zamanda kitlelerle olan ilişkimizde de aşınmış durumda. Devrimci unsurlar öncülük yeteneğini kaybetmiş bir şekilde giderek kendilerini tüketiyorlar. Bugün 100’den fazla olan devrimci grupların son seçimlerde toplam yüzde 1 oy aldıklarını bilmenizi isterim.
‘72 baharında Karadeniz’den tüm ülkeye ve dünyaya seslendiğinizde ben içerdeydim. Eylem biçiminin başarı şansı olmadığını bildiğim halde büyük heyecan duymuş ve öldüğünüzde bir ay önce ölen babama bile bu kadar üzülmediğimi fark etmiştim. Özellikle Hüdai, sen, Sabo ve Kazım’ı tanıyordum. Tanıdıkların ölmesine dayanmak gerçekten zor. Hele bir de zindanda ve hücredeysen. O kadar üzülmüştüm ki Ertuğrul’u ölmediği için uzun müddet affetmemiş, ona büyük haksızlık etmiştim. Ne alakası varsa? Ama siz orda bir mesaj vermiştiniz. Sanırım eylemin en güzel yanı buydu: Yardımlaşma ve dayanışma. Anlatacaklarıma yine inanmayacaksınız ama bu zaman aralığında herkes birbirinin kuyusunu kazmakla meşgul. Daha kötüsü sizden sonra devrimciler birbirlerini sık sık öldürdüler. Anlayacağın dostum, devrimci mesajlara kimse kulak asmayacak kadar kendini beğenmiş ve bu bönlükleri ile yaşayıp daha doğrusu çürüyüp gidiyorlar. Sanırım devrimciler olarak bir şeyler yapma zamanı geldi de geçiyor.
Fazla sürmez 10–15 sene sonra yanınızdayım. Sanırım o zaman buralarda daha çok sevilecek ve özleneceğiz. Laf aramızda siz gidenleri her boydan ve her soydan devrimci seviyor. Sevmek ne kelime adeta tapıyorlar. Biz yaşayan Mahir’ler ve Deniz’ler ise ev kiralarımız, geçim dertlerimiz ve sağlık sorunlarımızla pek de sempatik gelmiyoruz insanlarımıza. Evet, evet duyar gibi oluyorum, soruyorsunuz: “hepinizi siyasi anlamda kucaklayan ve yaşamla ilgili sorunlarınızı çözen bir organizasyonunuz yok mu?” diye. İtiraf etmeliyim ki herkesin bir dükkânı var ve kim onlarla alış veriş içindeyse belki onlar bu dayanışma kırıntısından yararlanıyordur. Eğer dükkân açmamış “gelin ortak herkesi kucaklayacak süpermarket açalım” demişsen sana kuşkuyla bakıyorlar. Nasıl kuşkulanılmasın ki? Ellerindeki dükkân kapanınca ortada kalacaklarından korkuyorlar. Bilmiyorlar ki daha büyük proje önerenler her daim genel çıkarları ön planda tutanlardır ve onlar hiçbir zaman kimseyi sokakta bırakmazlar. Dayanışma ruhu ölenlerin herkesi kendileri gibi sanması normal herhalde.
Sevgili Mahir, sanırım insanların ve ilişkilerin nasıl yıprandığını yeterince özetledim ve biraz da dertleştim. Ama belirtmeden geçemeyeceğim bir konu daha var: O da Sovyetlerin ve uydularının yıkıldığı ve buna rağmen kapitalizmin derin buhranlarla sarsıldığıdır. Milyonlarca insan “Sovyetler yıkıldı” diye sosyalizmin bittiğini sandı. Ne hoş ki geçtiğimiz aylarda kapitalizmin kabesi ABD de öyle bir kriz başladı ki herkes Marx’ın haklı olduğunu hatırladı. Ben de krizi ‘komünizmin ayak sesleri’ olarak değerlendirdim. Ha unutmadan: Castro hala yaşıyor ve Küba uzaktan da olsa parlamaya ve bize göz kırpmaya devam ediyor. Anlayacağın umut ve hayallerimiz dünya var oldukça yaşayacak. Eğer bir gün bunlar tüm dünyada gerçekleşirse bizlere bunu haber vereceklerini umuyor ve kaleme alınacak bu mektubu şimdiden sabırsızlıkla bekliyorum.
Yaşadığım müddetçe sizlere yazacağım.
Sizin,
Selçuk
Mahir Çayan'a Mektup...
Sevgili Mahir merhaba,
Sizler, bizden kopartılıp uzaklaştırılalı neredeyse 38 yıl oluyor. Her 30 Mart’ta yazmak istemişimdir. Ne var ki bazı endişelerden dolayı elim kaleme uzanamadı. Sana hitaben yazıyor olmam seni daha yakinen tanıdığım ve bir simge olmandan, yoksa tabii ki bu mektup bizden uzaklaştırılan tüm arkadaşlara.
İstedim ki dertleşeyim. Belki inanmayacaksınız ama eskinin tadında dertleşeceğim kimse kalmadı.
Biliyorsun siz gittiğinizde 5 devrimci siyasi akım faaliyetteydi ülkemizde. Ama geldiğimiz bu zamanda yüzden fazla grup “ben işçi sınıfının temsilcisiyim ve gerçek Marksist benim” diyor. Onların icmalini de bir başka mektup da anlatırım. 67–72 arasında soluduğumuz hava ile bugünü kıyaslamanızı sağlayacak bazı şeyler anlatabilirim diye düşünüyorum.
Hani hatırlarsın 70 yazıydı, birçok devrimciyi, polis şüphesiyle Siyasalın yurdunun altında ben, Şaban ve Hüdai sorguluyorduk. Hemen yanımızda sen bitmiştin. Seninle bu ikinci karşılaşmamızdı. 69 sonbaharında TİP’in sanıyorum Çankaya İlçesini basan grup içinde birlikteydik. Arkadaşlara özellikle de Yusuf’a sormuştum: “nasıl biri?” diye. Anlatıldığı kadarıyla teorisyenlerimizden biriydin. Fakat bu eylemde en önümüzdeydin ve hiç de teorisyen (!) gibi değildin. İşte şimdi de o bodrumda yanımızdaydın. Ayakkabı ve çoraplarını çıkartıp “bana vurur musunuz falakayı merak ediyorum?” diyerek ayaklarını havaya dikişini hiç unutmuyorum. Dostum, şimdilerde kimse birbirinden bir şeyler öğrenmek istemiyor. Herkes öğretmek istiyor. Özellikle de okumak yerine okur gibi, dinlemek yerine dinler gibi yapılıyor.
Yusuf ile kapışmalarınızı hatırlıyorum da, önsezin ve kişileri değerlendirmedeki isabetine hayranım. Ama bunları görecek durumda değildim. Seninle ilgili o kadar çok ‘yaramaz’lıkla ilgili şeyler sufle edilmişti ki, senin beni ısrarla yanına alma girişimlerini bir şekilde engelledim. Keşke Yusuf’a inanmasam da seninle İstanbul’a gelseydim. Sevgili dostum geldiğimiz zaman aralığında kulaklara üflenen dedikodularla siyaset yapıldığını söylersem bana inanırmısın? Evet, inanmak zor ama geldiğimiz durum maalesef bu.
Belki hatırlarsın Yusuf’larla olan ayrılık sonrası sana veya Hüdai’ye benimle ilgili “Selçuk’un ayrılıkta ki tavrı nedir?” diye sorduklarında “o ne yapacağını bilir” demişsin. Ben ise sürdürdüğümüz mücadelenin devrimci yanına hep bağlı kaldım fakat teorik-siyasi yanının yanlış olduğu sonucuna vardım. İnanmayacaksın ama mücadelede devrimci özellikler bugünlerde parlak laflarla kenara itiliyor. Güven denen ve bizi var eden değer sadece kendi aramızda değil aynı zamanda kitlelerle olan ilişkimizde de aşınmış durumda. Devrimci unsurlar öncülük yeteneğini kaybetmiş bir şekilde giderek kendilerini tüketiyorlar. Bugün 100’den fazla olan devrimci grupların son seçimlerde toplam yüzde 1 oy aldıklarını bilmenizi isterim.
‘72 baharında Karadeniz’den tüm ülkeye ve dünyaya seslendiğinizde ben içerdeydim. Eylem biçiminin başarı şansı olmadığını bildiğim halde büyük heyecan duymuş ve öldüğünüzde bir ay önce ölen babama bile bu kadar üzülmediğimi fark etmiştim. Özellikle Hüdai, sen, Sabo ve Kazım’ı tanıyordum. Tanıdıkların ölmesine dayanmak gerçekten zor. Hele bir de zindanda ve hücredeysen. O kadar üzülmüştüm ki Ertuğrul’u ölmediği için uzun müddet affetmemiş, ona büyük haksızlık etmiştim. Ne alakası varsa? Ama siz orda bir mesaj vermiştiniz. Sanırım eylemin en güzel yanı buydu: Yardımlaşma ve dayanışma. Anlatacaklarıma yine inanmayacaksınız ama bu zaman aralığında herkes birbirinin kuyusunu kazmakla meşgul. Daha kötüsü sizden sonra devrimciler birbirlerini sık sık öldürdüler. Anlayacağın dostum, devrimci mesajlara kimse kulak asmayacak kadar kendini beğenmiş ve bu bönlükleri ile yaşayıp daha doğrusu çürüyüp gidiyorlar. Sanırım devrimciler olarak bir şeyler yapma zamanı geldi de geçiyor.
Fazla sürmez 10–15 sene sonra yanınızdayım. Sanırım o zaman buralarda daha çok sevilecek ve özleneceğiz. Laf aramızda siz gidenleri her boydan ve her soydan devrimci seviyor. Sevmek ne kelime adeta tapıyorlar. Biz yaşayan Mahir’ler ve Deniz’ler ise ev kiralarımız, geçim dertlerimiz ve sağlık sorunlarımızla pek de sempatik gelmiyoruz insanlarımıza. Evet, evet duyar gibi oluyorum, soruyorsunuz: “hepinizi siyasi anlamda kucaklayan ve yaşamla ilgili sorunlarınızı çözen bir organizasyonunuz yok mu?” diye. İtiraf etmeliyim ki herkesin bir dükkânı var ve kim onlarla alış veriş içindeyse belki onlar bu dayanışma kırıntısından yararlanıyordur. Eğer dükkân açmamış “gelin ortak herkesi kucaklayacak süpermarket açalım” demişsen sana kuşkuyla bakıyorlar. Nasıl kuşkulanılmasın ki? Ellerindeki dükkân kapanınca ortada kalacaklarından korkuyorlar. Bilmiyorlar ki daha büyük proje önerenler her daim genel çıkarları ön planda tutanlardır ve onlar hiçbir zaman kimseyi sokakta bırakmazlar. Dayanışma ruhu ölenlerin herkesi kendileri gibi sanması normal herhalde.
Sevgili Mahir, sanırım insanların ve ilişkilerin nasıl yıprandığını yeterince özetledim ve biraz da dertleştim. Ama belirtmeden geçemeyeceğim bir konu daha var: O da Sovyetlerin ve uydularının yıkıldığı ve buna rağmen kapitalizmin derin buhranlarla sarsıldığıdır. Milyonlarca insan “Sovyetler yıkıldı” diye sosyalizmin bittiğini sandı. Ne hoş ki geçtiğimiz aylarda kapitalizmin kabesi ABD de öyle bir kriz başladı ki herkes Marx’ın haklı olduğunu hatırladı. Ben de krizi ‘komünizmin ayak sesleri’ olarak değerlendirdim. Ha unutmadan: Castro hala yaşıyor ve Küba uzaktan da olsa parlamaya ve bize göz kırpmaya devam ediyor. Anlayacağın umut ve hayallerimiz dünya var oldukça yaşayacak. Eğer bir gün bunlar tüm dünyada gerçekleşirse bizlere bunu haber vereceklerini umuyor ve kaleme alınacak bu mektubu şimdiden sabırsızlıkla bekliyorum.
Yaşadığım müddetçe sizlere yazacağım.
Sizin,
Selçuk