Wikipedia

Arama sonuçları

11 Aralık 2015 Cuma

ZEYTİNYAĞLI YİYEMEM AMAN
Bursa yöresine ait bu türkü 2 Kasım 1954 tarihinde İhsan Kaplayan’ dan kaynak gösterilerek Muzaffer Sarısözen tarafından derlenmiştir.
Marshall Planı 2. Dünya Savaşı sonrasında 1947 yılında önerilen ve 1948-1951 yılları arasında yürürlüğe konan ABD kaynaklı bir ekonomik yardım paketidir. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 16 ülke, bu plan uyarınca ABD’den ekonomik kalkınma yardımı almıştır. ABD geçmişten beri dünyanın en büyük mısır üretici ülkesidir. ABD birikmiş olan mısır dağlarını eritmenin bir yolu olarak mısırözü yağı ihracatını keşfetmiştir. Marshal yardımının koşullarından biri Türkiye’nin ABD’den mısırözü yağı almasıdır.
(Yeni Sömürgecilik Açısından Gıda Emperyalizmi, Osman Nuri Koçtürk, Toplum Yayınları, 1966).
Buna koşut olarak Türkiye’de ilk margarin fabrikası kurulur. Yine aynı dönemde yüz binlerce zeytin ağacı sökülerek bir katliam yapılır. Kalan zeytin ağaçlarından elde edilen zeytinyağının büyük bölümü ABD tarafından Dolar karşılığı alınır ve mısırözü yağı TL karşılığı satılır.
Türk insanı zeytinyağından soğutularak mısır özü yağına ve margarine alıştırılır. Bu amaçla zeytinyağı ısınırsa kanser yapar gibi yalanlar uydurmaktan da geri kalınmaz. Hâlbuki zeytinyağı halk ağzındaki deyişiyle dumanlaşma derecesi en yüksek (en zor yanan) sıvı yağlardan biridir.
Bununla da kalınmaz, kötülemek için tıpkı bugün yapılan halkla ilişkiler endüstrisi çalışmaları gibi “Zeytinyağlı yiyemem aman, basmadan fistan giyemem aman…” diye türkü sipariş edilir ve ülkenin en popüler türküsü yapılır.
Katı yağ/margarine mahkûm edilen halk, 20-30 yılda bir kaşık yağa bile muhtaç hâle getirilir. Ve basma giyen kadınlar, plastik giysilerle tanıştırılır…
Zeytin yağlı yiyin, basma, fistan giyin...
Prof. Dr. Kenan Demirkol

5 Aralık 2015 Cumartesi


Ya işte böyle gözüm, bakıyorum da şunlara , şaşıyorum. Canım sıkılıyor, Allah canımı alsın. Zengin babaları sayesinde, lüks arabalarla, gündelik sevgili değiştiren, aşkı ve sevdayı iki öpücük zannedenlere kızıyorum. Kızdığım gibi de acıyorum. Bana ne diyemiyorum işte. Takıyorum kafama. Bölüyorum uykularımı. Çünkü bu gençlik bizim bizim.. Anlat anlat diyorsun ya ikide bir, yaralı yüreğimle yaralamak istemezdim seni. Ama sevda ne demek, ama gönül ne demek, vefa ne demek ve ben seni nasıl sevmişim vay vay ki vay. Ben , insanların toprakla haşır neşir olduğu, çocuklarına helal lokma için terlerini toprağa akıtan,eli nasırlı mı nasırlı, yüzü güneş yanığı, gönlü ezelden yanık, güneşin toprakla öpüştüğü, buram buram dert, buram buram hasret, buram buram sevda kokan, hürriyet sevdalısı milyonlarca gençten biriyim. Anam, abdestsiz göğsünü vermemiş bana,ola ki Allah'a ola ki Vatana, ve ola ki sevdiklerine ihanet eder diye. Anamın ak ve helal sütünden midir nedir? Vefasızlığın V' si yoktur kitabımızda. Hele güzelim sevdiğini yarı yolda bırakmak nankörlüğün ve namertliğin en adisi budur işte. Gönül dersen gönül, yürek dersen yürek, aşk dersen aşk, bırak duygularımı yüreğimde. Yüreğimde bul kendini. Gel gör ki nasıl sevmişim seni, vah vah. 18'inde deli taylara benzer kızlarımız, geçit vermez yüce dağ gibi heybetli, şahin bakışlarında mertlik ama yufkadır yürekleri. Onlar ki sevdiklerine toprak kadar vefalı onlar ki sevdiklerine gün gibi, güneş gibi sadık, kardelen çiçekleri kadar sabırlı, ki onlarda iffet, ki onlarda edep. Onlar sevdiler mi başka severler güzelim. 21.asırda ne Karacaoğlan'ı ne Köroğlu' nu ne de Ferhat'ı aratır yiğitlerimiz. Gönül, bu ya hep ulaşılmaz, erişilmez dallara bağlanır. Çile ise çile dert ise dert, pes etmek mi asla. Ve yiğitliğin kitabı yazılmaz gülüm. Yiğitlik yürekte gönülde gizlidir. Yiğitlik sadece bilekte değil. Bizi biz eden bizi farklı kılan bu düşüncemiz bu gönlümüz. Çünkü biz sevdiğimizi iki öpücük niyetine değil, Allah'ın bir emanet kuşu bilip,bir ömür boyu aynı yastıkta bir ömür sürmek için severiz. Ben sevdiğime gel dediğim vakit dağları yırtıp gelen, git dediğim vakit kaşlarını çatmadan, arkasına bakmadan gidendir. Zannetme ki korkudan, edepten, gönülden, sevgiden. İşte güzelim, diyorum ya iki de bir, gönül dersem gönül, yürek dersem yürek, aşk dersem aşk, bırak duygularımı yüreğimde, yüreğimde bul kendini. Gel gör ki nasıl sevmişim seni vah vah.

4 Aralık 2015 Cuma

                                                   
                  ÇARESİZ

      Her şey anlamını yitirmiş gibi. İçimde kocaman bir boşluk var ve ben onu hiçbir şeyle dolduramıyorum. Hiç bu kadar çaresiz hissetmemiştim kendimi.
      Başka bir yerde ve zamanda anlatsaydı bunları en azından sesimi çıkarmadan dinler, anlamaya çalışırdım. Ama zamanlama yanlıştı. Çünkü gazete okumuştum. Ve ne zaman gazete okusam bir tür kafayı yemişler ülkesinde yaşadığımızı iliklerime kadar hissederdim. Kötü zamanda gelmişti yanıma. Gazete okumuştum. Engel olamadığım bir öfkeyle, aynı gazetede aynı gün içinde olup biten olaylardan bir buket hazırlayıp dedim ki!
     “Çaresiz misin? Hadi ordan. Çaresiz falan değilsin sen. Şımarıksın sadece. Çaresizlik nedir gerçekte biliyor musun? Kimdir biliyor musun aslında çaresiz ? 800 lira maaş alıp 300 liralık gaz faturasını ödeyemediği için kendini asan babadır çaresiz. Öpe koklaya askere uğurladığı oğlunun bayrağa sarılı tabutuna sarılıp aklını kaybeden annedir çaresiz. On yaşından beri kendi evinde her gece tecavüze uğrayan ve daha fazla dayanamadığı için evden kaçmaya yeltendiğinin gecesi otogarda ‘namus’ cinayetine kurban giden kızdır çaresiz. Koca dayağından bunalıp baba evine sığındığında babası ve abileri tarafından çocuklarının gözü önünde öldüresiye dövülen kadındır çaresiz. Torunu yaşında çocuklara titrek elleriyle kağıt mendil satmaya çalışırken kalp krizi geçiren ve bir saat ambulans gelmesini bekledikten sonra ağzı köpürerek ölen seksen yaşındaki dededir çaresiz. Çaresizmiş. Bi siktir git başımdan.
     Utandı biraz. Sinirlendi de galiba. Ama pek belli etmedi. Sessizlik oldu bir süre. Sonra dayanamayıp haline, ben bozdum yine sessizliği.
   “Oğlum eve gider gitmez Kafka’nın ne kadar kitabı varsa kitaplığında en yakın geri dönüşüm kutusuna at. Ya da benim bundan sonra gazete okumama izin verme!”

2 Kasım 2015 Pazartesi


Bir adam anlatıyor ve bir avukat dinliyor
Karımı 1998'in sonbaharında kaybettim...
Yedi senelik evliliğimizin iki senesini kanser tedavisi için hastanelerde geçirmiştik.
Karım, her evlilik yıl dönümümüzde ikimizin fotoğrafını çerçeveler, "Bunlar bizim hayatımızın gölgeleri" derdi..
Öldüğünde, yedi tane resmimiz vardı.
97'nin bir gecesinde onu aldattım.
Oysa ona sürekli onu ne kadar çok sevdiğimi ve sonsuza kadar sadık kalacağımı söylerdim.
Ölmeden iki hafta önce yine aynı şeyi tekrarladım.
Tuhaf bir gülümsemeyle baktı bana ve sadece "Biliyorum" dedi. İzmir'e kar yağdığı gün, yani bir ay önce, evdeydim. Fotoğraflarımıza bakıyordum yine...
Her çerçevenin altında bir harf olduğunu ilk kez o gün fark ettim. A.R.K.A.S.I.N.
Gerisi için yılları yetmemişti.
Ama sanırım "Arkasına bak" yazmaya filan niyetlenmişti.
Hemen çerçevelerin arkasına baktım.
Hiçbir şey yoktu.
Sonra bir şey dürttü beni, hepsini teker teker söktüm. İnanabiliyor musunuz, her birinin arkasından bir mektup çıktı!
Geçirdiğimiz her sene için sevgi dolu sözler yazmıştı.
1997'deki resmimizin içinden çıkan zarf ise simsiyahtı.
Ve içinden şu sözler çıktı:
"14 Mart 1997 Gözlerin bana başka birine dokunmuş gibi baktı Söylemene gerek yok, biliyorum..."
2002'deyiz.
Onu kaybedeli 4, aldatalı 5 yıl oluyor.
İçim acıyor şimdi.
Çünkü kadınlar biliyor, hissediyor..
Sadece paylaşmak istedim.
Sana boş gözlerle bakıp seni seviyorum diyenin sevgisinden şüphe et.
Çünkü; Aşk sessiz, sevgi dilsizdir.
Gerçekten de hissediliyor, yanında yakınında olmasa bile, kilometrelerce uzağında olsa bile, sevmesini bildikten sonra varlığı da yokluğu da hissedilebiliyor.
ANONİM
                                               
 Köy Enstitüleri neden kapatıldı ?
Cevap kapattırandan (Kinyas Kartal) geliyor!! "Ben kapattırdım köy enstitülerini. Ben toprak ağasıyım. 200'e yakın köyüm var. Bu köylerdeki halk bana tapar. Ne işi varsa bana sorar.Bir gazete yazarının dönemin Van milletvekili Kinyas KARTAL ile yaptığı bir röportaj:
- Köy enstitüleri komünist yetiştirdiği için mi kapatıldı?
-Hayır. Beni babam Moskova Üniversitesi'nde okuttu komünizmin ne olduğunu ben gayet iyi biliyorum. Köy enstitülerinde komünizmi bilen kimse yoktu.
-Peki, karma eğitimden dolayı mı kapatıldı?
-Hayır. Bu da değil bütün dünyada okullar karma eğitim kız erkek beraber okuyor.
-Peki ya neden?
-Ben kapattırdım köy enstitülerini. Ben toprak ağasıyım. 200'e yakın köyüm var. Bu köylerdeki halk bana tapar. Ne işi varsa bana sorar. Evlenecek, boşanacak, askere gidecek, mahkemesi nesi varsa gelir bana danışırdı. Ama köy enstitüleri açıldıktan sonra 5 köyüme köy enstitüsü mezunu geldi ve bu köylerden artık kimse bana gelip danışmamaya başladı. Ben düşündüm 200 köyümün hepsine köy enstitüsü mezunu gelirse benim ağalığım ne olur, sıfıra düşer! Böyleyse benim harekete geçmem gerekir dedim ve Doğudaki bütün ağalara telefon ettim onları topladım. Bir de batıdan buldum Eskişehir'den Emin Sazak. Sonra Menderes'le pazarlığa gittik. (Yıl 1950 seçimlerin olacağı zaman) Dedik ki köy enstitülerini kapatırsan şu gördüğün Doğudaki tüm toprak ağaları ve batıdan Emin Sazak'ın oyları sana. Kapatmazsan oy yok ve Menderes'te 1950'de iktidara gelir gelmez köy enstitülerinin temelini sarsmaya başladı. Demokrat Parti iktidara geldikten sonra 27 Ocak 1954'te çıkarılan kanunla Köy Enstitüleri kapatılarak günümüze ve geleceğe ışık saçacak güneşimiz resmen batırıldı. Köy Enstitüleri kapatılmasaydı, fırsat ve imkân eşitliği sağlanırdı. Ezberleyen öğrenci değil de okuyan, üreten, düşünen öğrenciler başarılı olurdu. Öğrenciler okullarına cep harçlıklarıyla değil emekleriyle "katkı" yaparlardı. Demokrasi sadece kitaplardaki tanımlarda değil yaşamında içinde olurdu. Daha nitelikli öğretmenler yetişirdi. Öğrenciler verilenle yetinmez, araştırır, bulur ve tartışırlardı. Boş zamanlarını müzik dinleyerek değil enstrüman çalarak; takım fanatikliği ile değil spor yaparak değerlendirirlerdi. Biz şu an sadece matematik problemlerini hızlı çözen çocuklar yetiştiriyoruz. Hepsi bu. Ötesi yok... "Köy Enstitülerinin bütün günahı omuzlarıma, sevabı başkalarına olsun. O kurumların günahı bile bana yeter."
                                                                                                            Hasan Ali Yücel

24 Ekim 2015 Cumartesi


TANRININ PARÇACIĞI; HİGGS BOZONU

Nedir bu Higgs bozonu? Adına ‘tanrı parçacığı’ denilecek kadar ne olmuş olabilir?
İlk defa Cern’de yapılan deneylerde duyduk adını. “Tanrı parçacığı” bulundu denildiğinde bilim insanları havalara uçtu. Tüm halkın ilgisini çekti. Higgs bozonunun ne olduğunu anlamak için önce ‘atoma’ bakmamız gerekir.
Atom: Maddenin en küçük yapıtaşıdır. Belli bir zamana kadar bölünemez ve parçalanamaz olarak biliniyordu. J. J. Thomson’un elektonu, Ernest Rutherford’un protonu , James Chadwick’in nötronu keşfetmesiyle atom altı parçacıkların da var olduğu anlaşıldı. Atomlar da daha küçük bir şeylerden meydana geliyordu.  Atom; merkezinde proton ve nötron bulunan ve onun çevresinde belli bir yörüngede hareket eden elektronlar bulunduran bir yapıydı.
İleriki zamanlarda gelişen teknoloji ve bilim sayesinde yapılan deneylerde atomun çekirdeğinde bulunan proton ve nötronlar parçacık hızlandırıcılarda bölündü. Onları oluşturan daha temel parçacıklar ‘kuarklar’ keşfedildi. Birçok önemli fizikçinin çalışmalarının birleştirilmesiyle “standart model” denilen tablo elde edildi.
Ama akıllara garip bir soru geldi. Kuarkların bir araya gelmesi ve bu alanda kalması için bir kütlesi olması gerekiyordu. Neden parçacıklar evrende saçılmak veya savrulmak yerine atomlarda sabit bir biçimde kalmıştı? Neden tek bir düzende hareket ediyordu? Neden bir araya gelerek belirli bir yapı oluşturuyordu?
Peter Higgs bu problemin cevabı için 1964 yılında bir teori ortaya koydu. Temel parçacıkların, her yerde mevcut olan bir alan ile sürekli etkileşimleri sonucu kütle kazandıklarını öne sürdü.
Onun bu teorisi ‘Higgs alanı’ olarak tarihte yerini aldı. Teorinin basitçe açıklamasını da şöyle dile getirdi:
Belirli ölçeklerde bir odamız olsun ve içerisinde birbirleriyle sohbet eden insanlar. Sonra kapıdan biri önemli bir kişinin geldiğini söylesin ‘Einstein geliyor!! Birazdan burada olacak!!’ bunu duyan insanlar elbette ki bir anda hareketlenecektir. Einstein’ın odaya adım atmasıyla birlikte herkes ona yönelecek, hareket edecektir. Einstein’ın ilerlemesini yavaşlatacaklar ve Einstein ilerledikçe ona doğru yönelen insan sayısı daha daha artacaktır. Böylece Einstein’ın hayranı insanlar odada bir alan ve bir kütle oluşturacaktır.
Peter Higgs kuarkların ancak bu alanla bir araya geleceklerini, kütlenin ve alanın böyle oluşacağını öne sürdü. İşte bu alana ‘Higgs alanı’ denilmiştir.
Peter Higgs’in bu teorisinden 48 yıl sonra 2012 yılında Cern’de yapılan deneylerde bu alanın varlığı doğrulandı. Cern’deki Atlas ve CMS deneylerinde büyük hadron çarpıştırıcısıyla protonlar yüksek enerjide çarpıştırıldı. “Higgs bozonu ile tutarlı” bir parçacığı keşfettiğini açıkladı.
8 ekim 2013’ te Nobel fizik ödülü atom altı parçacıkların kütle kökeni anlayışımıza katkıda bulunan bu mekanizmanın keşfi için François Englert ve Peter Higgs’e ortaklaşa olarak verildi.
Buraya kadarını anladık sanırım.
(En üstteki fotoğraf, Prof. Peter Higgs’e aittir)

Kaynakça:
Selected CMS Results from Run I (Higgs…)/ Nural Akchurin
Newscienteist- Physics & Math / Celeste Biever
CERN Accelerating science /The basics of the Higgs boson Cian O’Luanaigh


                         

                                   LİLİTH

Musevilik ve Hıristiyanlık inançlarında Âdem'in ilk eşidir. Talmud'da yer alan Yaradılış bölümünün 1. Bab'ında Âdem ile beraber bir dişi yaradıldığından, 2. Bölümde ise Âdem'in kaburga kemiğinden bir dişi yaratıldığı yazılıdır.
Efsaneye göre, Tanrı  insanı başlangıçta Adem ve Lilith olarak çift yaratır. Tanrının bir lütfu olarak Lilith ve Adem cennet bahçesinde birlikte yaşamaya başlarlar. Ancak bu birliktelik mutlu bir beraberlik değildir. Anlaşmazlık sebepleri ise boşanma davalarında ileri sürülen gerekçelerden pek farklı değildir: Adem, Lilith'in olaylara neden kendisinden farklı yaklaştığını anlayamaz onu kendisine hizmet etme, bahçeyi bakımlı ve düzenli tutma konusunda tembel ve isteksiz olmakla suçlar. En önemli ve üzerinde en çok durulan sorun ise Adem'in, cinsel ilişki sırasında kadının sürekli altta olmasını istemesidir ve bunu da kadına üstünlüğünün gereği olarak görür, Lilith ise bu pozisyonu aşağılayıcı bularak karşı çıkar.
Kısacası anlaşmazlık sebebi Adem'in sürekli olarak kadına üstünlük taslaması, ona hükmetmeye çalışmasıdır. Lilith ise ikisi de aynı topraktan yaratıldığına göre eşit olmaları gerektiğini savunur ve erkeğin kendisinden üstün olmak istemesine bir anlam veremez. Sonunda birlikte yaşamalarının imkansız hale geldiğine karar verir ve Tanrı'nın söylenmemesi gereken adını anarak (ki bu isim cennetten çıkış için tek paroladır) uçup gider ve yeryüzünde Kızıl Deniz yakınlarındaki bir mağaraya sığınır. Lilith, Adem ile anlaşamayınca cenneti terk eder ve dünyaya gider.
Kendisine sunulan sıcak yuvayı kapıyı çarparak terk ettiği için artık yeri de cennetten dışlanmışlar arasında olacaktır. Çevresindeki cinlerle ve cinlerin kralı (ya da şeytanın ta kendisi) Samael ile ilişkiye girer ve onlardan cin çocuklar doğurur, hem de günde yüz çocuk gibi yüksek bir oranda. İnanışa göre dünyada kötülüklerin bu kadar yaygınlaşmasının sebebi budur.
Cennette yalnız kalan Adem ise Lilith'i geri getirmesi için Tanrı'ya yalvarır. Tanrı da Senoy, Sansenoy ve Semangelof isimli üç meleği elçi olarak gönderip "evine dön" çağrısı yaptırır Lilith'e. O da kesinlikle dönmeyeceğini bildirir. Melekler kendisini, geri dönmemesi halinde her gün yüz çocuğunu öldüreceklerini söyleyerek tehdit ederler. Tehdit yerine getirilir. Lilith, duyduğu acıyla bundan sonra Adem soyundan gelen bütün insan yavrularının, hamile ve doğum yapmakta olan kadınlarla bebeklerin baş düşmanı olmaya yemin eder. Erkek çocuklarının doğduktan sonra ilk sekiz gün içinde, kız çocuklarının ise ilk yirmi gün içinde canını alacaktır. Sadece yakınında üç meleğin ismi veya sureti bulunan çocuklara dokunmayacaktır.
Lilith'in dönmesinden ümidi kesen Tanrı, Adem uyurken bilinen kaburga kemiği yöntemiyle Havva'yı yaratır. Bu yeni kadının, vücudunun bir parçası olduğu erkeğe karşı çıkamayacağını düşünmektedir. Havva Lilith'e o kadar benzemektedir ki Adem uyanınca yanında bulduğu kadının başka biri olduğunu anlamaz. Onun kendisine Lilith gibi karşı çıkmayıp boyun eğmesini ise "nihayet hidayete erip yola geldi" diye yorumlar.
Lilith ise artık kesinlikle kötülerin safındadır. Bütün insanoğullarının ve kızlarının başına gelen nice felaketin sebebidir. İnsanlara yaptığı kötülükler saymakla bitmez: Beşikteki bebeklerin bugünün tıbbınca bile sebebi açıklanamayan ani ölümlerinin baş sorumlusu olduğuna inanılır. Hamile ve doğum yapmakta olan kadınlara musallat olarak düşüklere, ölü doğumlara ve annelerin ölümüne sebep olur; yalnız yatan erkekleri uykularında baştan çıkararak gördürdüğü erotik düşlerin verimiyle hamile kalır ve cin nüfusunun artmasına katkıda bulunur.
Hikayenin bir başka versiyonunda ise Hz. Eyüp'e eziyet etmek için çocuklarını öldüren iblis ya da Türk mitolojisindeki lohusadaki çocukları boğarak öldüren Albastı iblisi ile aynı kişidir. İnanna ile aynı kişi olduğuna da inanılır.
Günümüzde bazı Museviler arasında bir adet olarak, Lohusa kadın akşamları evde yalnız bırakılmaz, ve akşamları çamaşır ipinde çocuk bezi bırakılmaz, çünkü bunları gören Lilith'in o evde çocuk olduğunu anlamasından endişe edilir.
Adem ile aralarındaki ilişkinin niteliği nedeniyle feministlerin ikonu Lilith'dir.

24 Temmuz 2015 Cuma



1-ATATÜRK MASONDU.
2-ATATÜRK İÇKİ FABRİKALARI AÇTI.
3ATATÜRK DİNİMİZE ENGEL OLDU.
4.ATATÜRK GENELEV AÇTI.
5-ATATÜRK KEŞKE OLMASAYDI.

1-Atatürk 1935 tarihinde mason localarını bizzat kendisi kapattırmıştır.

2-İçki fabrikaları Atatürk zamanında açılmadı.Sen Osmanlı zamanında içki fabrikaları yokmuydu sanıyorsun.Padişahın içtiği şaraplar nerede yapılıyordu?
1888'de,15'i BEYOĞLU'NDA 8'i GALATA'DA,8'İ muhtelif semtlerde olmak üzere İSTANBUL'DA 31 birahane vardı.Bomonti Bira Fabrikası üretime geçtiği yıllarda(1894) Osmanlı topraklarında sadece 4 şehirde birahanelerin varlığı göze bariz bir şekilde çarpmaktadır.İSTANBUL,İZMİR,SELANİK VE ANKARA.

3-Atatürk dinine engel olsaydı yada müdahale etseydi eğer şu anda müslüman olmazdın.Sadece sen değil ülkenin çoğunluğuda müslüman olmazdı.Atatürk herkes dinin vecibelerini yerine getirip getirmemekte serbesttir demiştir.Ne yanii.. herkes dini vecibelerini yerine getirecek diye emir mi vermeliydi.O kadarını düşünecek kadar beyine sahip değil misin?Ayrıca milletin namazından inancından sanane!!!

4-Osmanlı döneminin son zamanlarında ve 1915 yılında I.Dünya Savaşı devam ederken ilk genelev açıldı.
KAYNAK:Mustafa galip,''Fahişeler hayatı ve Reddiatı Ahlakiye''(1338)

5-Atatürk olmasaydı,kız kardeşlerin,annen o genelevde çalışan birer seks işçisi,vesikalık olurdu.Türkiye cumhuriyetide olmazdı.Sende İngilizlerin,Fransızların,Yunanlıların bardaklarına bira dolduran bir köle olurdun.Sen yat kalk  teşekkür et mason diye çamur attığın GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'E.Haaa.. annen kız kardeşin genelevde vesikalık olması seninde köle olman kanına dokunmuyosa devam et saçma konuşmaya.Sen çoktan satmışsın tüm değerlerini.

19 Temmuz 2015 Pazar


ÖZÜR DİLERİM.BEN İMPARATOR OLMAK İSTEMİYORUM.BU BENİ İLGİLENDİRMİYOR.HÜKMETMEK VEYA İŞGAL ETMEK İSTEMİYORUM.HERKESE YARDIM ETMEK İSTİYORUM.YAHUDİ,KATOLİK,SİYAH,BEYAZ.HEPİMİZ BİRBİRİMİZE YARDIM ETMEK İSTİYORUZ.DİĞERİNİN MUTLULUĞU HEPİMİZİ MUTLU EDİYOR.HİÇ KİMSEDEN NEFRET ETMİYORUZ VE HİÇ KİMSEYİ AŞAĞILAMIYORUZ.BU DÜNYADA HERKESE YER VAR.DÜNYADA HERKESİ DOYURACAK KADAR ZENGİNLİK VAR.HAYAT HÜR VE GÜZEL OLMALI.
BİZ DOĞRU YOLDAN ÇIKTIK....
HÜKMETME HIRSI İNSAN RUHUNU ZEHİRLEDİ.NEFRET DUVARLARI ÖRDÜ.BİZİ MUTSUZLUĞA VE İNSAN KIYIMINA MAHKUM ETTİ.HIZI KEŞFETTİK AMA YERİMİZDE SAYIYORUZ.MAKİNELEŞME BOLLUK YERİNE YOKLUK GETİRDİ.
BİLGİMİZ BİZİ SAYGISIZ VE YOBAZ YAPTI....
ÇOK DÜŞÜNÜP AZ HİSSEDİYORUZ.MAKİNELERDEN DAHA ÇOK İNSANLIĞA İHTİYACIMIZ VAR.BECERİDEN ÇOK İYİLİĞE İHTİYAÇ DUYUYORUZ...
AKSİ TAKDİRDE ŞİDDET GALİP GELECEK VE HAYAT YOK OLACAK.UÇAK VE RADYO BİZİ BİRBİRİMİZE YAKLAŞTIRDI.BU İCATLARIN TEMELİNDE İYİLİK,KARDEŞLİK VE BERABERLİK VAR.ŞU ANDA SESİMİ MİLYONLARCA İNSAN DUYUYOR.UMUTSUZ KADIN ERKEK VE ÇOCUKLAR.MASUM İNSANLARA İŞKENCE YAPAN,HAPSE ATAN BİR SİSTEMİN KURBANI ONLAR.BENİ DUYANLARA SESLENİYORUM.UMUTSUZLUĞA KAPILMAYIN.MUTSUZLUĞUN SEBEBİ HIRSLI KİŞİLERİN İNSANLARIN İLERLEMESİNDEN KORKMASIDIR.NEFRET GEÇER DİKTATÖRLER ÖLÜR. HAKLTAN ALDIKLARI İKTİDAR HALKA GERİ DÖNER.İNSANLAR ÖLÜR HÜRRİYET ÖLMEZ.
ASKERLER !
ZORBALARA İTAAT ETMEYİN.ONLAR SİZİ EZİYOR.DÜŞÜNCE VE HAREKETLERİNİZİ PLANLIYOR.SİZİ KOYUN YERİNE KOYUYORLAR.İNSANLIKTAN ÇIKMIŞ BEYNİ VE KALBİ MAKİNELEŞMİŞ KİŞİLERE TESLİM OLMAYIN.SİZ NE MAKİNA NE KOYUNSUNUZ.
SİZLER İNSANSINIZ.KALBİNİZDE İNSANLARA AŞK BESLİYORSUNUZ.SİZDE NEFRET YOK.SEVİLMEYEN İNSANLAR KİN BESLER.ASKERLER,ESİRLİK İÇİN DEĞİL,HÜRRİYET İÇİN SAVAŞIN.AZİZ LUKE'ÜN DEDİĞİ GİBİ CENNETİN KAPILARI İNSANA AÇIKTIR.BİR KİŞİYE,BİR GRUBA DEĞİL HERKESE AÇIKTIR.GÜÇ SİZİN HALKIN ELİNDEDİR. MAKİNA VE MUTLULUK YARATMA GÜCÜ.BU GÜÇLE YAŞAMI HÜR VE GÜZEL YAPIN.HARİKA BİR MACERAYA DÖNÜŞTÜRÜN.DEMOKRASİNİN VERDİĞİ BU GÜCÜ KULLANALIM.BİRLİK OLUP HARİKA BİR DÜNYA YARATALIM.HERKESE İŞ SAĞLAYAN GENÇLERE UMUT,YAŞLILARA GARANTİ VEREN BİR DÜNYA.YOBAZLAR BUNLARA VAAT EDEREK İKTİDARI ALDILAR.
YALAN SÖYLEDİLER.ZATEN ASLA SÖZLERİNİ TUTMAZLAR.
DİKDATÖRLER KENDİ HIRSLARI İÇİN HALKI KÖLELEŞTİRİR.BİZ BU VAATLERİ YERİNE GETİRMEK İÇİN SAVAŞALIM.DÜNYAYI KURTARALIM.MİLLİ ENGELLERİ YOK EDELİM.HIRS KİN VE YOBAZLIĞI YÜRÜRLÜKTEN KURTARALIM.AKLIN İDARE ETTİĞİ BİR DÜNYA İÇİN SAVAŞALIM.BİLİM VE İLERLEME HERKESE MUTLULUK GETİRSİN.ASKERLER,DEMOKRASİ UĞRUNA
BİRLİK OLALIM.....
CHARLİE CHAPLİN

Anneye son mektup: İçime sevgisini ektiğin bu ülke beni hiçbir zaman istemedi
İran’da önceki gün idam edilen Reyhaneh Jabbari’nin ölmeden hemen önce annesine yazdığı mektup yayımlandı. Kendisine yöneltilen tüm suçlamaları reddeden Jabbari’nin annesinden son isteği organlarının bağışlanması.
Mektubun tam metni şöyle:
Jabbari
Sevgili Sholeh,
Öğrendim ki bugün kısasla tanışma sırası benimmiş. Yaşam kitabımın son sayfasına geldiğimi senden öğrenemediğim için kırgınım. Bilmem gerektiğini düşünmüyor muydun? Üzgün olduğun için ne kadar mahcup olduğumu biliyorsun. Neden senin ve babamın elini öpme şansını bana vermedin?
Dünya bana yaşamak için 19 yıl verdi. O uğursuz gecede ölmeliydim. Bedenim şehrin bir köşesine atılmalı ve birkaç gün sonra polis beni teşhis etmen için seni tecavüze uğradığımı da orada öğreneceğin adli tıp doktorunun ofisine götürmeliydi. Biz onların gücü ve servetine sahip olmadığımız için, katilim asla bulunamayacaktı. Hayatına utanç ve ızdırapla devam edecek, birkaç yıl sonra da bu ızdırap seni öldürecekti.
Her nasılsa bu lanetlenmiş hikaye değişti. Bedenim bir köşeye atılmadı, ama Evin Hapishanesi ve onun tek kişilik hücresine gömüldü, şimdi de mezarlığa benzeyen Şehr-e Ray hapishanesine. Ama kaderim buymuş, şikayet etme. Sen benden iyi bilirsin ki ölüm yaşamın sonu değildir.
Sen bizlere okula giderken bir kavga ya da şikayet karşısında bir hanımefendi gibi olmamızı öğretmiştin. Nasıl davranmamız gerektiğinin altını ne kadar çok çizdiğini hatırlıyor musun? Senin deneyimlerin yanlıştı. O kaza başıma geldiğinde, öğrendiklerimin bana yardımı olmadı. Mahkemede beni soğukkanlı ve zalim bir suçlu gibi anlattılar. Hiç gözyaşı dökmedim. Hiç yalvarmadım. Kanunlara güvendiğim için ağlamadım.
Ama kayıtsız olmakla suçlandım. İşte, sivrisinek bile öldüremez, hamam böceklerini antenlerinden yakalayıp dışarı atardım. Taammüden cinayetle suçlanıyorum. Hayvanlara yaptığım muamele bir erkeğe eğilim olarak yorumlandı ve hakim kazanın yaşandığı sırada tırnaklarımın uzun ve ojeli olduğu gerçeğine bile bakma zahmetine katlanmadı.
Kendisinden adalet beklenen bir hakim için ne kadar da iyimser! Ellerimin sporcu kadınlar gibi, özellikle de boksörler gibi, iri olmadığını sorgulamadı. Ve içime sevgisini ektiğin bu ülke beni hiçbir zaman istemedi, beni sorgulayanların hakaretleri yüzünden ağlarken, en adi sözlerini dinlerken hiç kimse bana destek olmadı. Güzelliğimin son işareti saçlarımı kazıdığımda 11 gün hücre cezasıyla ödüllendirildim.
Sevgili Sholeh,
Duydukların yüzünden ağlama. Karakoldaki ilk günümde, yaşlı bekar bir görevli canımı yakmak için tırnaklarımı kullandığında, güzelliğin burada aranan bir şey olmadığını anlamıştım. Güzel görünmek, güzel düşünce ve dilekler, güzel el yazısı, güzel gözler ve görüş, hatta hoş bir sesin güzelliği…
Anneciğim, düşüncelerim değişti ve bunun sorumlusu sen değilsin. Sözlerimin sonu gelmeyecek; onları, senin yokluğunda ve senden habersiz beni infaz ederken sana ulaştırması için birine veriyorum. Sana miras olarak pek çok el yazımı bırakıyorum.
Yine de ölmeden önce senden bir şey istiyorum. Aslında bu dünyadan ve bu ülkeden bir tek isteğim var. Biliyorum bunun için zaman lazım. Ama lütfen ağlama ve dinle…
Senden mahkemeye gidip bu arzumu anlatmanı istiyorum, hapisteyken böyle bir mektup yazamazdım. Bir kez daha benim yüzümden acı çekeceksin. Eğer yalvarman gerekirse, bunun için sana kızmam. Gerçi sana yapmamanı söylememe rağmen infaz edilmemen için onlarca kez yalvarmıştın.
İyi kalpli annem, sevgili Sholeh, canımdan daha çok sevdiğim, toprağın altında çürümek istemiyorum. Gözlerimin, genç kalbimin toza dönüşmesini istemiyorum. Ben asılır asılmaz bunu ayarlamanı; kalbimin, böbreğimin, gözlerimin, kemiklerimin, vücudumdan ne nakledilebilirse onları ihtiyacı olanlara hediye etmeni istiyorum. Organlarımı alanların ismimi bilmesini, bana bir buket çiçek almalarını hatta benim için dua etmelerini bile istemiyorum.
Şunu çok içten söylüyorum, gelip yas tutarak acı çekeceğin bir mezar istemiyorum. Benim için siyahlar giymeni istemiyorum. Zor günlerimi unutmak için elinden geleni yap. Rüzgar beni alıp götürsün.
Dünya bizi sevmedi. Kaderimi istemiyorum. Ve şimdi ölümü kucaklayarak buna bir son veriyorum. Çünkü Allah’ın mahkemesinden, beni sorgulayanlardan ben davacı olacağım. Hakimden; beni taciz etmekten geri durmayan Yüksek Mahkeme’nin hakimlerinden davacı olacağım.
Yaratıcının mahkemesinde Dr. Farvandi ve Kasım Şabani’den davacı olacağım; tüm o bilgisizlerden, yalanlarıyla bana haksızlık eden, benim haklarımı çiğneyen ve gerçeğin bazen görünenden farklı olduğuna dikkat etmeyenlerden davacı olacağım.
Sevgili iyi kalpli Sholeh, diğer bir değişle sen ve ben suçlayanlar, diğerleri ise sanık. Bekleyip Allah’ın ne istediğini görelim. Ölene dek seni kucaklamak isterdim. Seni seviyorum.
Reyhaneh
İran çağrılara kulak vermedi: Tecavüzcüsünü öldürdüğünü savunan kadın idam edildi.

Neye güzel diyorsunuz..?
- Elinizde bir checklist var ve gerekli şartları tıklayıp liste tamamlanınca mı o kadına güzel diyorsunuz..? Güzellik anlayışınız tv'lerde gördüğünüz mankenlerden mi ibaret.?
- Barbie modeli olmayan kadınlar sevilmeye şayan değil mi..?
- Göğüsleri olmayan bir kadını sevebilir misiniz..?
- Güzellik algınız estetik beklentilerden oluşmaktaysa kadınınızın bedeni deforme olduğunda ondan vazgeçip yeni arayışlara mı gireceksiniz..?
- Zayıfken sevdiğiniz bir kadını kilo alınca terk mi edeceksiniz..?
- Çok güzel olan sevdiğiniz kadın sakat kalınca, ilk çıkış kapısından kaçacak mısınız..?
- Ve asıl soru; sadece güzele midir sevginiz..? Güzellik anlayışınız sadece fiziksel midir sizin..?
ANONİM

CANIM ÇOCUĞUMA MEKTUP
Benim yaşlandığımı düşündüğün gün sabırlı ol ve lütfen beni anlamaya çalış. Yemek yerken üstümü kirletirsem üzerimi değiştirecek gücüm yoksa lütfen sabırlı ol.
Benim sana bir şeyler öğretmek için seninle ilgilendiğim zamanları hatırla...Seninle konuşurken, sürekli aynı şeyleri 1000 kere tekrarlıyorsam, sözümü kesme beni dinle.Sen küçükken, uyuyana kadar sana aynı hikayeyi 1000 defa tekrar tekrar okumak zorunda kalıyordum.Banyo yapmak istemezsem eğer, beni utandırma ya da azarlama…Seni banyoya götürmek için icat ettiğim küçük yöntemlerimi ve oyunlarımı hatırla. Yeni teknolojiler karşındaki cahilliğimi görürsen bana zaman tanı ve beni yüzünde alaycı bir gülümsemeyle izleme…
Ben sana bir sürü şeyi nasıl yapacağını gösterdim. İyi yemek yemeyi, iyi giyinmeyi, yaşamı göğüslemeyi…
Tıpkı, benim sana ilk adımlarını atarken verdiğim gibi.
Ve bir gün artık daha fazla yaşamak istemediğimi söylediğimde ve ölmek istediğimi, kızma.
Benim yanımda olmalısın, beni anlamalısın ve bana yardım etmelisin.
Benim için yaptıklarını, bir gülümseme ve senin için her zaman taşıdığım çok derin bir sevgi ile geri ödeyebilirim ancak.
Bazı zamanlarda unutkan olursam yahut konuşmalarımızda ipin ucunu kaçırırsam lütfen hatırlamam için gerekli zamanı bana tanı. Eğer hatırlayamazsam, sinirlenme, çünkü asıl önemli olan benim konuşmam değil, senin yanında olabilmem ve senin beni dinliyor olmandır.
Yaşlı bacaklarım yürümeme izin vermediğinde bana elini ver.
Bir gün anlayacaksın. Yaşımın; zevk alma değil artık idareten yaşama yaşı olduğunu anlamaya çalış.
Bir gün şunu anlayacaksın: hatalarıma karşın hep senin için iyi olanı gerçekleştirmeye çabaladım ve senin yolunu hazırlamaya çalıştım.
Senin yanında olduğumda üzgün, kızgın yada güçsüz hissetme kendini.
Seni çok seviyorum çocuğum.

16 Temmuz 2015 Perşembe


Turan Dursun hakkında;
“Rahat yaşamak uğruna gerçeği mezara mı götüreyim; halka gerçeği anlatmak uğruna ölümü mü göze alayım?” diyerek katledilişinin kısa hikâyesini anlatan yazar Turan Dursun, bundan tam 25 yıl önce katledildi.
25 yıl önce bugün gericiler tarafından katledilen yazar Turan Dursun cinayeti, Türkiye’de “faili meçhul” cinayetler dosyasının bir halkası olmayı sürdürüyor…
Dursun’un din ve müftülükle başlayan yaşamı şöyle…
Küçük yaşlarda babası tarafından “gavur okulu” denilerek ilkokula gönderilmeyen ve çocuk yaşta pek çok din hocasından, şeyhten din konusunda eğitim alan Dursun, babasının hayali olan “Basra’da ve Kufe’de bile görülmeyecek bir alim” olmak istiyordu.
Önce kimi medreselerde ders veren Turan, daha sonra müftülük sınavını kazanarak 1958 yılından 1966 yılına kadar bu görevini ülkenin çeşitli yerlerinde sürdürdü.
Alışılmadık bir müftü
Daha sonra kendi deyimiyle “alışılmadık bir müftü” olmaya başlayan Dursun bir röportajında konuya ilişkin şu sözleri dile getiriyor:
“62-65 yıllarına. Alışılmadık bir müftü olmuştum. Nedeni şuydu: Ben, Sivaslı sayıyordum kendimi. Sivas camilerine gidip gördükçe, bakıyordum rahleler oraya buraya asılmış, çok berbat. Bunlar niye burada duruyor falan diyordum. Ondan sonra imamları vardı. Abdestlerini tutamayacak kadar yaşlıydı bunlar. Daha göreve gelir gelmez, haftasında 15 tane imamın görevine son verdim. Bunlar zengin insanlardı. Bunların çoğunun oğulları yargıç, doktor ve daha başka etkin görevlerdeydiler. Tabii, bunlar bana orada sorun çıkardılar.Çirkinlikleri gidermek, camileri park yerine getirmek, Sivas’ın köylerini ağaçlandırmak yoluna gittim. Müftülük lojmanı yapmak yerine, hastane önerdim. O hastane, göğüs hastalıkları hastanesi, ki, şimdi çok güzel bir hastanedir… Sonra onlardan, imamlardan, beklemedikleri şeyleri isteyince söylenmeye başladılar. Toplu halde sinemaya götürüyordum. Kurs açmıştım. Onlara konferans vermeyi, grup çalışmalarını öğretme yoluna gitmiştim. Milli Eğitim’ ile işbirliği yaparak diploma sağlamaya yönelmiştim ki,.. ve sıkıcı bulununca söylendiler, “Bu müftü kafirdir,” dediler. Hatta, “Komünisttir,” dediler. Arkasından bir baktım nakiller. En büyük darbeyi ben Halk Partisi’nden yedim. Şaşılası bir şeydir ki, kendim de Halk Partili olarak ileri sürülüyordum. O zaman “Yeni İstanbul”, “Yeni İstiklal” diye bir takım gazeteler, mecmualar falan vardı. Orada komünistliğim, içkiyi severliğim yazıldı, sabaha kadar içki içmişim ki, ağzıma damlasını koymuyordum. Yani, içkiyle miçkiyle hiç tanışmamıştım.”
Yine bir başka röportajında ise Dursun, sıra dışı müftü kimliğini şöyle anlatıyor:
“Alışılmadık bir müftüydüm. Tarık Zafer Tunaya’nın başkanı olduğu Devrim Ocakları’nın kurucuları arasındaydım. Sovyetler Birliği’nden 20 bin lira para almış diye ihbar olmuş. Diyanet müfettişlerinden Abdullah Güvenç teftişe geldi. Adama su verecek bardağımız yoktu evde. İbrikle vermiştik utana sıkıla. Sinop’un Türkili ilçesine sürgün edildiğimde, kentin dışında yıkık dökük bir kulübe tutmuştum. Ali Şarapçı diye bir öğretmenle karısı bana çok yardım etmişti. Ona da komünist diyorlardı. Ben de “keşke komünist olmasaymış, ne iyi adammış” diye düşünüyordum. Komünizmi kaynağından öğrenmeye karar verdim. Ali Şarapçı’ya “Şu komünist kitaplardan getirsen de okusam” dedim. Bilmediklerimi gidip soruyorum, okuyorum, ders gibi. İnanç dünyamda bir sarsıntı olmadı. Ancak ürkecek bir şey de yokmuş. Sosyal alanda bir ideolojiden çok bir bilim olarak baktım.”
Turan’ın inanç devrimi ya da inançsızlığı
Müftülük yıllarında yoğun olarak diğer dinleri ve dinlerden önceki efsaneleri inceleyen Dursun, yaptığı bu incelemelerin ardından dini kimliğinden uzaklaştı.
“… Bende inanç devrimi neden oldu? Ya da neden inançsızlık oluştu? Onu belirteyim: Doğru bilime yönelmiştim. Çok büyük kütüphanelere gittim. O zaman ben İslam’ın kökenini gördüm, okudum. Söylencelerden de okudum. Bir gün “Sümer Efsanesi” ile karşılaştım. Sümerler’de bir Tufan efsanesi. Baktım, Tevrat’ta var, Kur’an’da var. Bu bir efsane, nasıl olur da Tevrat’ta, Kur’an’da olabilir? Milattan önce 3000 yılında kaleme alındığı sanılıyor. İslam’ dan, hatta Kur’an’dan çok önce. Peki, bunlarda olan, Kutsal kitaplarda ne arıyor? Sonra, Hammurabi Yasaları’nın kimi maddeleri Tevrat’a aynen geçmiş, ondan sonra Kuran’a da yansımış, yani sarsılmalar benim öyle başladı.
… Bence din insanlığa çok şey yitirtmiştir. Dinsizlik ne kazanır? Önce bu yitirilen şeyleri bir daha yitirme durumuna düşmemeyi kazanır. Dinler neyi yitirtmiştir? Bana göre dinler insana gözyaşı getirmiştir, ölümler getirmiştir. İslam da bunların arasındadır. Bugün Yahudiler eğer Filistinlilere birtakım zulümler yapıyorlarsa, bence bunların Yahudiliğin içindeki Yehova’nın, Tevrat Yehovası’nın insanların kafasına aşıladıklarının çok büyük etkisi vardır. “Gidin, vurun, acımayın.” en büyük etkisi vardır. İslam öyle olmuştur. Muhammed döneminde de öyle olmuştur. Ebu Bekir döneminde de, daha sonraki dönemlerde de. Ebu Bekir döneminde, “Riddet” (dinden dönme) olaylarında, belgelere göre, ateş havuzları açılmıştır. O ateş havuzlarına insanlar inançlarından dolayı atılmış, yakılmışlardır.”
Gericiler öldürdü, polis kitaplarını yok etti
Daha sonra aydınlanmacı kimliği ile birçok yazı ve makale kaleme alan Dursun, gericilerin iyiden iyiye hedefi haline gelmişti.
Sonunda 4 Eylül 1990’da gericiler tarafından yapılan silahlı saldırı sonucunda aldığı 7 kurşun yarası ile hayatını kaybetti.
Cinayetin dört yıl sonrasında, “İslami Hareket Örgütü”ne yönelik operasyonda cinayetin çözüldüğü açıklandı. Buna karşın cinayetin arkasında gerçekte kimlerin var olduğu, o dönem devlet güçlerinin bu suikastteki parmağı hiçbir biçimde gün yüzüne çıkarılamadı…
Üstelik olayın ardından yaşananlar ise durumun vahametini ve devletin bu cinayetin neresinde durduğunu gayet net şekilde özetliyor.
Oğlu Abit Dursun’un anlattıkları şöyle:
“4 Eylül 1990'da babam vurulduktan 40 -45 dakika sonra polis geliyor. Çok daha erken gelen siviller evi darmadağan ediyor. Bir çok eseri ve çalışması siyah poşetlere konuluyor, onlar çıkarken de resmi giysili polisler içeri giriyor. Biz sivil polislerin götürdüğü eserleri ve çalışmaları Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurarak istedik. Ama 9 yıldır bu girişimimizle ilgili hiç bir sonuç alamadık. Kuran ansiklopedisinin 2000 sayfası, ‘Kulleteyn’ isimli kitabın ikinci ve sonraki ciltleri yok. Her şeyi götürmüşler. Bir yaşam boyu büyük emekle ortaya çıkarılan her şeyi. Bütün bunlar sivillerin eve girmesinden sonra kayboldu. Devlet içindeki bazı güçler, yasa dışı devlet odakları bu eşyaları alıp gitti.”
Yani Dursun hem öldürülmüş hem de cinayetin hemen arkasında suçluymuş gibi evi basılmıştı. Bununla da yetinmeyen polisler Dursun’un önemli pek çok eserini almış ve yok etmişti.
Turan Dursun’un kitapları, onun ölümünden sonra yayınlanabildi. İlk kitabı, ölümünden iki ay sonra yayınlanan “Din Bu 1¨ adlı kitabıydı…
Dursun’un katledilmesinin ardındaki gerçek ise yine Dursun’un sözlerinde saklı:
“Rahat yaşamak uğruna gerçeği mezara mı götüreyim; halka gerçeği anlatmak uğruna ölümü mü göze alayım?”


15 Temmuz 2015 Çarşamba


ZAMANIN FAHİŞELERİ
Huzursuz bir geceye gebe bir sabahı atlattıktan sonra tekrar buradayım, yazdığım bu
sayfaları buruşturup atmamak için kendimi zor frenlediğim bu günlerde fahişelerin
gırtlaklarını bir Tanrıymış gibi kesmek bana adaleti anımsatıyor. İnsanlar sadece yaşamak için
fahişelik yapmıyorlar, insanlar zevk ile yaşamı bir bütün halinde algıladıkları için fahişedirler.
Bu satırların arasında yalnızlığımı iliklerime kadar hissedebiliyorum. Dışlanmayı, kapının
karanlık tarafında kalmayı hissederek, sizlerinde karamsarlığa adım atmanız için bu kara
fonlu deftere bu beyaz yazıları yazıyorum. Fakat atım aç ve susuz olduğu için yenik düşüyor
rüzgâra ve ben de onun sırtında. Ahh. Güneş, anılarım ve gençliğim beraber batıyor bu günde
fahişelerin iri göğüslerinden süzülerek... Delirmekten korkar olduğum bu zamanlarda
uçurumdan düşercesine düşüyorum hayattan. Nehrin bizi götüreceği kıyıları serseri mayına
benzeyen bir ağaç kütüğüne tutunarak ve gözlerimi kapatıp açtığımda kıyıya vardığımı
umarak yoluma devam ediyorum. Bunları düşünürken arafta kalıyor ve uçurtmamı kızıl
gökyüzüne savuruyorum. Böylece günler çorap söküğü gibi birbiri ardına geçip gidiyor. Evet,
yaşıyorum, algılıyorum yorumluyor ve sorguluyorum. Ve nefret ile etrafıma bakıyorum. Bu
yüzsüz varlıkların sıradanlıkları ve yüzeysellikleri midemi bulandırıyor. Kendine Tanrı diye
ahmaklar görüyorum bu düzende. Neden? Diye soruyorum onlara. Fakat onlar değil
ceplerindeki kâğıt parçaları cevap veriyor bana. İşte bu yüzden biz tanrıyız deyip geçiyorlar
yanımdan. Bir deli geliyor o sırada, elinde hançer, yüzünde kan... O da geçiyor yanımdan
gülerek ve zehirli hayat sularından içerek. Kaos, yalnızlık ve karanlık içine çekiyor beni
usulca. Bir sonU olan bu yağmurlar, geri dönüşüm kısır döngüsü ile kurak yazı atlattıktan
sonra yine çiseliyor zamanın aşındırdığı tenime... Dostlarımı görüyorum o sırada, her biri
boğuluyor zevk denizinde. Bataklıklar ise siyah çiçekler ile günü öldürüyor içi içe.
Susuyorum, susuyor ve bekliyorum keşfedilmeyi zaman tarafından. Dünya döndükçe ben de
dönüyorum sarhoş taklidi yaparak. Ölümün bile dayatma olduğu bu yaşamda her şey anlamını
yitiriyor. Varsın, ben de yırtayım sayfalarımı ölüm bizi ateşlere atmadan. ZAMANIN FAHİŞELERİ
Huzursuz bir geceye gebe bir sabahı atlattıktan sonra tekrar buradayım, yazdığım bu
sayfaları buruşturup atmamak için kendimi zor frenlediğim bu günlerde fahişelerin
gırtlaklarını bir Tanrıymış gibi kesmek bana adaleti anımsatıyor. İnsanlar sadece yaşamak için
fahişelik yapmıyorlar, insanlar zevk ile yaşamı bir bütün halinde algıladıkları için fahişedirler.
Bu satırların arasında yalnızlığımı iliklerime kadar hissedebiliyorum. Dışlanmayı, kapının
karanlık tarafında kalmayı hissederek, sizlerinde karamsarlığa adım atmanız için bu kara
fonlu deftere bu beyaz yazıları yazıyorum. Fakat atım aç ve susuz olduğu için yenik düşüyor
rüzgâra ve ben de onun sırtında. Ahh. Güneş, anılarım ve gençliğim beraber batıyor bu günde
fahişelerin iri göğüslerinden süzülerek... Delirmekten korkar olduğum bu zamanlarda
uçurumdan düşercesine düşüyorum hayattan. Nehrin bizi götüreceği kıyıları serseri mayına
benzeyen bir ağaç kütüğüne tutunarak ve gözlerimi kapatıp açtığımda kıyıya vardığımı
umarak yoluma devam ediyorum. Bunları düşünürken arafta kalıyor ve uçurtmamı kızıl
gökyüzüne savuruyorum. Böylece günler çorap söküğü gibi birbiri ardına geçip gidiyor. Evet,
yaşıyorum, algılıyorum yorumluyor ve sorguluyorum. Ve nefret ile etrafıma bakıyorum. Bu
yüzsüz varlıkların sıradanlıkları ve yüzeysellikleri midemi bulandırıyor. Kendine Tanrı diye
ahmaklar görüyorum bu düzende. Neden? Diye soruyorum onlara. Fakat onlar değil
ceplerindeki kâğıt parçaları cevap veriyor bana. İşte bu yüzden biz tanrıyız deyip geçiyorlar
yanımdan. Bir deli geliyor o sırada, elinde hançer, yüzünde kan... O da geçiyor yanımdan
gülerek ve zehirli hayat sularından içerek. Kaos, yalnızlık ve karanlık içine çekiyor beni
usulca. Bir sonU olan bu yağmurlar, geri dönüşüm kısır döngüsü ile kurak yazı atlattıktan
sonra yine çiseliyor zamanın aşındırdığı tenime... Dostlarımı görüyorum o sırada, her biri
boğuluyor zevk denizinde. Bataklıklar ise siyah çiçekler ile günü öldürüyor içi içe.
Susuyorum, susuyor ve bekliyorum keşfedilmeyi zaman tarafından. Dünya döndükçe ben de
dönüyorum sarhoş taklidi yaparak. Ölümün bile dayatma olduğu bu yaşamda her şey anlamını
yitiriyor. Varsın, ben de yırtayım sayfalarımı ölüm bizi ateşlere atmadan.
ÖLÜ DÖLÜ

14 Temmuz 2015 Salı


Birinci Dünya Savaşında
İngilizlere,
150 bin askerimiz esir düştü.
Bu askerlerden bir kısmı da Mısır'ın
İskenderiye şehri yakınlarında bulunan Seydibeşir
Usare Kampı'na
Hapsedildi.

********
Kampın tam adı,
'Seydibeşir Kuveysna Osmani Useray-I Harbiye Kampı' idi.
Bu kampta,
1918'de
Filistin Cephesinde esir düşen 16. Tümen'in 48. Alayı'na bağlı
Osmanlı Askerleri
Tutuluyordu.
********
12 Haziran 1920'ye kadar
İki yıl boyunca
Her türlü işkence, eziyet, ağır hakaretler ve aşağılamaya maruz kaldılar.
********
İnsanlık dışı muamelenin nedeni ise Ermeniler idi…
********
Kamptaki, Türkçe bilen Ermeni tercümanların
Yalan yanlış çevirileri ve
kışkırtmaları nedeniyle,
kampların İngiliz komutanları,
azılı Türk Düşmanı haline
gelmişlerdi.
********
Savaş bitmişti.
Ancak,
Kamptaki ağır koşullar nedeniyle
ölenler dışındaki askerleri
Teslim etmek,
İngilizlerin işine
Gelmiyordu.
Çünkü,
olası yeni bir savaşta,
Bu askerlerin
Yeniden karşılarına çıkabilecekleri, Ermeniler tarafından,
İngilizlerin beyinlerine işlenmişti.
********
Çözüm
Toplu katliamdı…
Askerlerimiz,
Mikrop kırma bahanesiyle,
süngü zoruyla
Dezenfekte havuzlarına sokuldu.
Suya normalin çok üzerinde
'krizol' maddesi
katılmıştı..
Mehmetçik,
Suya daha ayağını soktuğunda,
aşırı krizol maddesi nedeniyle haşlanıyordu.
Ancak,
İngiliz Askerleri,
dipçik darbeleri ile askerlerimizin havuzdan çıkmalarına izin vermiyorlardı.
Mehmetçikler,
Bellerine kadar gelen suya başlarını sokmak istemediler.
Bu kez İngilizler havaya
(başlarının üzerine)
ateş etmeye başladı.
Askerlerimiz,
ölmemek için,
çömelerek başlarını suya soktular.
Ancak,
başını Sudan kaldıran artık göremiyordu.
Çünkü gözleri yanmıştı…
********
Dışarı çıkanların halini gören
sıradaki askerlerimizin direnişleri de fayda etmedi
Ve 15 000 (15 bin) askerimiz
kör oldu.
Bu vahşet,
25 Mayıs 1921 tarihinde
TBMM.' de görüşüldü.
Milletvekilleri Faik ve Şeref Beyler
Bir önerge vererek,
Mısır'da esirlerin
Krizol banyosuna sokularak,
15 bin vatan evladının gözlerinin kör edildiğini,
Bunun faili olan
İngiliz doktor,
Garnizon Komutanı ve
Askerlerin
cezalandırılması için,
TBMM'nin teşebbüse geçmesini istediler.
********
Yeni kurulan devletin bin türlü derdi vardı.
Ağır sorunlarla uğraşan TBMM' de
Bu hesap sorma işi
Unutuldu gitti.
Ama onlar
Unutmuyorlar…
Kendi ihanetlerini bile
soykırım ambalajına sarıp,
dünya kamuoyuna
Sunuyorlar.

BENİM ATAM OSMANLI diye bağırıyorsun yavrum..Bak evladım !!
Senin Atan, Osmanlı olamaz !!
Bir kere bu teknik olarak mümkün değil; çünkü Osmanlı diye bir IRK yok.
Ha sen ,Osmanlı sarayında doğan bir şehzadeysen o ayrı.
''BENİM ATAM OSMANLI '' demen bir Alman'ın ,''BENİM ATAM HABSBURGLARDIR'' demesine benzer (Habsburg ismini ilk defa duydun biliyoruz. Git araştır Habsburg Hanedanı diye araştıracaksın)
''BENİM ATAM OSMANLI '' demen
bir Rus'un ,''BENİM ATAM ROMANOVLARDIR'' demesine benzer.
( Bkz. Romanovlar)
''BENİM ATAM OSMANLI '' demen
bir İran'lının ''BENİM ATAM PEHLEVİLERDİR '' demesine benzer
( Bkz. Pehlevi)
Elin Gavuru ağzına vermiş bir sakız...
''BENİM ATAM OSMANLI '','' BENİM ATAM FATİH '' diye çiğneyip duruyorsun.
''Haaa ben çok biliyorum,inat ediyorum'' diyorsan eğer,şu soruya cevap vereceksin !
OSMANLI'NIN ATASI KİM ? GÖKTEN ZEMBİLLE Mİ İNDİ BU İNSANLAR ?
'' -Ya sizde Mustafa Kemal'e ATAM diyorsunuz'' diye inatlaşıyorsanız eğer,cahil olduğunuzu bir kez daha kanıtlamış olursunuz.!!
ATATÜRK SOYADININ ANLAMI, '' Türklerin Atası '' demek değil ,
('' Ataları Türk, Atası Türk olan ") demektir.!!!!
TÜRK diyoruz bak ! Daha önce duydunuz mu Türk diye bir şey ,emperyalist uşağı ahmaklar ??
Adam gibi
'' TÜRK DEĞİLİZ ''
'' ULUS DEVLET DÜŞMANLARIYIZ ''
'' T.C. KİMLİĞİ İLE YAŞAYAN TÜRK DÜŞMANLARIYIZ ''
'' OSMANLI ADINI SADECE KULLANIYORUZ. OSMANLIYLA ALAKAMIZ YOK '' deyiverin de olsun bitsin OSMANLI çocukları!!!
ANONİM

11 Temmuz 2015 Cumartesi


Demokratik bir ülkede, vatandaşlarının düşünsel, ideolojik, siyasi özgürlüklerinin olduğu(sözde) bir ülkede, yalnızca düzenden bıkmış usanmış, gerçekleri görebilen, boyun eğmeyen, koyun gibi itaat etmeyen ve sesini yükselten genç, aydın, gazeteci vs. hapsedilmesi nasıl bir olgudur sayın başbakan? Atatürk bizlere, gençlere emanet etmişken bu ülkeyi, siz nasıl bir insansınız ki bu kadar yolsuzlukla çaldınız çırptınız. İnsan bile dememek gerek aslında. Akciğer solunumu yapan çok hücreli bakteri. Tek meziyeti başbakan ünvanı altında hırsızlık. Bu zamana kadar evet, iktidardasınız çünkü çok güzel göz boyadınız. Dini alet ettiniz kandırmacanıza. Bu çirkin ve çirkef siyaset ortamında din adı altında taptığınız yalnızca paraydı ve cehaletten faydalanarak oyları topladınız. Ama bizler, cahil olmayanlar unutmuyoruz bir çiftçiye ananı da al git dediğinizi mesela. Açıkçası, bu ülke için bir utanç kaynağısınız. Kaşıkla verip kepçeyle çalıyorsunuz insanlarımızdan.. İrticai yapıya boyun eğmeyerek başkaldırıyorum, hür irademle, baskı altında kalmadan ve korkmadan! Bakalım koyunlarınız bu kez de çıkarabilecek mi sizi yükseğe?


   Zihinsel Engelli Çocuklarda Beden Eğitimi
Zihinsel engelli çocukların eğitimi ile ilgili çaba ve deneyimlere dikkat edildiğinde akla bir soru  gelebilir. Zihinsel engelli çocuk da normal gelişim gösteren çocuklar gibi kendini bilme ve anlama ihtiyacında mıdır? Büyüme gelişmenin sınırları hala bilinmediğinden toplumun da bu konudaki ön yargıları önemsenmediğinde hiçbir şeyin olanaksız olmadığı söylenebilir. Bu konuda olumlu düşünmeye devam edecek olursak zihinsel engelli çocukların, normal çocuklardan farklı olmaktan çok onlara benzediğini düşünebiliriz.
Bu düşüncelere dayanarak zihinsel engelli çocuğa bireysel potansiyelini geliştirmesi ve böylece kendini tanıtması ve anlaması anlamlı deneyimler kazanmasını sağlayacak eğitsel yardımlar yapılabileceğini söyleyebiliriz.
Zihinsel engelli çocuklarla çalışırken önce bireysel değer duygusunun geliştirilmesi gerekir. Çocuk "Bana ihtiyaç var, ben isteniyorum, ben seviliyorum" şeklinde düşünmelidir. Bu duygunun etkili bir şekilde geliştirilmesi çocuk ile eğitici arasında önemli duygusal ve tepkisel ilişkinin doğmasına neden olur. Bu olumlu düşünce ve yaklaşım ile çocuğun hareket deneyimleri ile bireysel potansiyeli ortaya çıkarılabilir.
Amaçlı ve anlamlı biçimde düzenlenen hareket eğitimi programları çocuğun duygusal, toplumsal ve psikosomatik( psikolojik kökenli olan fiziksel hastalıklara verilen genel bir addır.) Hareket kavramı, spor, oyun, dans, alıştırma ve keşfedici hareketleri kapsar. Kısacası tüm insan hareketleri bu anlamdadır. Hareketler yolu ile elde edilen bu deneyimler kendi başlarına bir amaç değil büyüme ve gelişmede sürekli ve etkili temel bir araç olarak düşünülmelidir.
Zihinsel engelli çocuklarda büyüme ve gelişmeyi etkileyen önemli eğitsel yardımlardan biri de hareket deneyimlerinin kazandırıldığı beden eğitimi programlarıdır. Bu programların uygulanmasında pek çok güçlükler ile karşılaşılabilir. Uygun bir salonun bulunmayışı, yetersiz aletler, bu konuda yetişmiş bir öğretmenin bulunamayışı gibi nedenler ile bu tip etkinliklere etkin katılım sağlanamayabilir. Tüm güçlüklere rağmen çocukların genel gelişimine büyük katkılarına inandığımız beden eğitimi programlarının mutlaka uygulanması gerekmektedir.Bu programlar sırasında çocuk, program, eğitici konularında sürekli değerlendirmeler yapılarak, etkili programların ve tekniklerin ortaya çıkarılması mümkündür. Öğretmenler çocuk ile sıcak ilişki kurup onlara güven verecek şekilde tepkilerini ayarlamalı, çalışmalar sırasında çocukların kendi vücut parçalarını tanımalarına yardımcı olmalıdırlar. Ayrıca çocuklarda bireysel farklılıklar göz önünde bulundurularak, hareketler basitten zora, oyun düzeninden kurallı hareketlere doğru düzenlenmelidir. Öğretmen hareketler sırasında çok iyi model olmalıdır. Kısa komutlar vererek ve sinyal araçlarından yararlanarak hareketin başlangıç ve bitiş noktalarını belirtmelidir. Hareket öğretimi sırasında öğretmen, çocuğun emniyetini sağlamalı, fiziksel olarak yakın olmalı, çocuğu cesaretlendirmeli ve hareketin sonunda çocuğu ödüllendirmelidir.
    Bir beden eğitimi programında üç aşamadan geçilir.
1. Harekete sürükleyici etkinlikler: Çalışmalara genellikle harekete sürükleyici etkinlikler ile başlanır. Yürüme, koşma, sıçrama gibi zindelik verici hoşa giden aktiviteler yapılır. Uygun vücut tutuluşu ve doğru hareket yeteneği kazanılan bu hareketler, mümkün olduğu kadar çeşitli olmalıdır. Aynı zamanda çalışmanın bu aşamasında neşeli bir atmosfer ve canlılık olmalıdır. Bu aşamayı takiben işlevsel egzersizler yaptırılmalıdır.
2. İşlevsel egzersizler: İşlevsel egzersizler eklemleri hareketlendirme, kasları güçlendirme için yapılan hareketlerdir. Öğretmen hareketlerin amaca ulaşması için kontrollü olmalı ve hareketlerin canlı bir biçimde yapılmasını sağlamalıdır. Hareketler sırasında eller, kollar, omuzlar, bel, kalça, bacaklar, ayak bilekleri ve ayaklar çalıştırılmalıdır.
Hareketlerde eklemleri çalıştırmanın yanı sıra esnekliğe de yer verilmesi gerekir. Hareketler taklidi yaptırılabilir. Ayrıca çeşitli küçük aletler de kullanılabilir.
Hareket dizileri program boyunca basitten, zora doğru seçilir. Hareket dizileri farklı vücut parçalarına ait olabilir. Çocuklar bir diziyi iyice öğrendikten sonra diğer bir diziye geçilebilir.
3. Grup etkinlikleri: Grup etkinlikleri çalışmanın en önemli aşamasıdır. Çocukların yaş düzeyleri, gelişimsel özellikleri göz önüne alınarak, gelişimi destekleyen ve oldukça fazla beceriyi içeren çalışmalar planlanabilir. Bu bölümde yaş ve gelişimsel düzeye uygun olarak beden eğitiminin herhangi bir dalı ile ilgili uygulamalar yaptırılabilir.
Yeteneklerine ve gelişimsel özelliklerine göre çocuklar gruplara ayrılır. Yeteneklerde farklılık bile olsa öğretmen alt ve üst düzeylerde hareket yaptırabilir. Çalışmalar sırasında gelişmiş çocuklar diğerlerine yardımcı olabilirler. Böylece çocuklara işbirliği yapmaları için fırsat tanınır.
Ayrıca, öğretmen hareketler sırasında çocuklara başarılı olduklarını sık sık hissettirmelidir. Genel olarak grup etkinliklerinin avantajları şunlardır. Hareketlerde çeşitlilik vardır. Sınırlı araçlardan en iyi şekilde yararlanılır, çocuklara daha çok alıştırma olanağı verilir. Çalışmalarda grup ne kadar küçük olursa çalışma da o ölçüde başarılı olur.
Son olarak eklemek istediğim zihinsel engelli insanlarında bizden hiçbir farkı yoktur.Ama günümüzdeki toplumda, gerekilen önem ve saygı gösterilmediği için büyük sıkıntı ve zorluklar yaşamaktadırlar.Onlarında bizler gibi bir birey olduğunu unutmayalım ve biraz daha duyarlı olalım. Herkesten çok onların bizim yardımımıza ihtiyacı vardır.























                                                 VATANDAŞLIK
       İnsan haklarının korunmaması ile ortaya çıkan sorunlar nelerdir?
Toplumda huzur ve güven kalmaz.
Devlete güven azalır.
Güçlüler güçsüzlerin hak ve özgürlüklerini elinden alır, ezer.
Toplumdaki insanlar arasında sınıf ayrılıkları ortaya çıkar.
Olumsuz durumların ortaya çıkmaması için sorumluluklarımızı yerine getirmeliyiz. Çocuklarımızı haklarını bilen, koruyan, bilinçli birer birey olarak yetiştirmeliyiz.
       İnsan haklarını korumanın sonuçları nelerdir?
Yasadışı davranışlar azalır.
Yönetim kolaylaşır.
İnsanlara ve devlete güven artar.
Vatandaşlar daha bilinçli sorumlu ve onurlu olurlar.
Meclisler, devlet organları, sivil kuruluşlar görevlerini daha rahat yaparlar.
Yasalar işlerlik kazanır.
Vatandaşlar olağanüstü durumlarda hizmetlere gönüllü katılırlar.
 İnsanlarda paylaşım artar.
 Savaşlar azalır, barışçı bir ortam doğar.
 Hak ve özgürlüklerin korunduğu toplumlarda bireyler mutlu, huzurlu, yaratıcı ve birbirlerinin hak ve özgürlüklerine karşı saygılı olurlar.
       İnsan hakları kaç şekilde korunabilir, bunlar nelerdir?
1- İnsan haklarının ulusal düzeyde korunması
   a) Anayasa ve yasalar
   b) İnsan haklarının korumakla yükümlü devlet organları
   c) İnsan haklarının korunmasında sivil toplum kuruluşları ve işlevleri
   d) İnsan hakları dayanışma kurulları ve işlevleri
2- İnsan haklarının uluslararası düzeyde korunması
   a) Uluslararası kuruluşlar
   b) Uluslararası belgeler
   c) Uluslararası gönüllü kuruluşlar
    İnsan haklarının ulusal düzeyde korunması ne demektir?
    a) Anayasa ve yasalar:
       Anayasa; devletin şeklini kişilerin haklarını ve görevlerini, devlet organlarını ve bu organlar arasındaki ilişkileri belirten ve en genel hukuk kurallarını içeren yazılı kanundur. Yasalar anayasaya göre düzenlenir.
       Kişilerin hak ve özgürlükleri anayasada düzenlendiğine göre; bu hak ve özgürlüklerin tanımlanması, açıklanması ve korunması ile ilgili maddelerin bulunması gerekir.
    İnsan hakları anayasada temel hak ve ödevler adı altında 3'e ayrılmıştır.
    1 Kişi hakları ve ödevleri
    2 Sosyal ve ekonomik haklar ve ödevler
    3 Siyasal haklar ve ödevler
      Anayasanın 10. maddesi; Herkes din, dil, ırk, düşünce, cinsiyet, inanç, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetmeksizin kanun önünde eşittir.
      Bu maddeyle herkesin eşit haklara sahip olduğu, kimseye ayrıcalık tanınmayacağı belirtilmiştir. Kişileri suçlamaya veya cezalandırmaya bağımsız mahkemeler karar verir. Devlet organları işlerine bu ilkeye uygun hareket ederek devam etmelidirler.
     Anayasanın 40. maddesi; Anayasa ile tanınmış hak ve hürriyetleri ihlal edilen herkes, yetkili makama geciktirmeden başvurma imkânının sağlanmasını isteme hakkına sahiptir. Kişilerin resmi görevliler tarafından uğrayacağı zarar devlet tarafından ödenir.
    İnsan haklarını korumakla yükümlü devlet organları nelerdir?
     Anayasa 40. maddesiyle insan haklarını koruma görevini devlete vermiştir. Devlet organları; yasama, yürütme ve yargı organlarıdır.
    * Yasama organı; insan haklarını koruyan, güvence altınına alan yasaları çıkarır, insan hakları ile ilgili sorunları tartışır. Bu görevini TBMM ile yerine getirir.
    * Yürütme organı; her türlü koruyucu yönetsel önlemi alır. Gerektiğinde zor kullanarak hakları korur. Örneğin; devletin teröristlere karşı silah kullanma yetkisi vardır. Yürütme organı Türk Silahlı Kuvvetlerini kullanarak hak ve özgürlüklerin korunmasını sağlar. Bunu şehirlerde polis, köylerde jandarma yerine getirir.
    * Yargı organı; haksızlığa uğrayanların haklarını korur. Suçluların yasalara göre cezalandırılmasını sağlar. Yargı görevi bağımsız mahkemelere verilmiştir.
   İnsan haklarının korunmasında sivil toplum kuruluşları ve işlevleri
       İnsan hakları sadece devletin koruması ile yeterince korunmayabilir. Bu durumlarda devreye sivil toplum kuruluşları girer. Bu kuruluşların insan haklarını gündeme getirme, bu konuda kamuoyu oluşturma, devletin organlarına yardımcı olma gibi işlevleri vardır. Bu kuruluşların insan haklarının ihlali durumunda kısa sürede geniş toplum kesimlerine ulaşabilme gibi özellikleri vardır.
      Çağdaş demokrasinin tüm kurum ve kuralları ile gerçekleştirilebilmesi için sivil toplum kuruluşların geliştirilip, güçlendirilmesi gerekmektedir. Bu amaçla gönüllü üyelik esasına göre etkinlikte bulunan, demokratik toplum yasal hareketlere öncülük eden, sivil toplum kuruluşları desteklenmektedir.
     Ülkemizde insan haklarının korunmasıyla ilgili dernekler, vakıflar ve sendikalar bulunmaktadır. Bunlar, Tüketici Haklarını Koruma Derneği, İnsan Hakları Koruma Vakfı, Çevre Koruma Vakfı, Sokak Çocuklarını Koruma Vakfı gibi kuruluşlardır. Ülkemizde maalesef son zamanlarda insan haklarına gereken önem ve değer verilmemekte ve bu ciddi sorunlara yol açmaktadır.




10 Temmuz 2015 Cuma

 ÇOCUK HAKLARI 
Türkiye’de ilk kez 1990’da uygulamaya giren Uluslararası Çocuk Hakları Bildirgesini ülkemizde görmek biraz zor. Hala sokaklarda; çöplerden kâğıt toplayan çocukları, sokaklarda uyuyanları görmek mümkün. 21. yüzyılda olmamıza rağmen hala ülkemiz İnsan Hakları Anlaşmasını gerçek olarak yürürlüğe sokamadı. Bu ilerledikçe ülkemizin okuma yazma oranı gittikçe düşüyor. UNICEF gibi ünlü kuruluşlar bu oranı ve sokaklarda dolaşan  tinerci çocukların sayısını azaltmak için çalışıyor fakat çok fazla yeterli olamıyor.

Çocuk Vakfı'nın hazırladığı raporda, dünya nüfusunun 15 Ekim 1999 itibariyle 6 milyar sınırını aştığı, dünya çocuk nüfusunun ise 2 milyar 700 milyon olduğu belirtildi. Dünyada dakikada 247 bebeğin doğduğu, 99 kişinin öldüğü ifade edilen raporda, her yıl 15 milyon çocuğun anne olduğu, 15-18 yaş arası doğum oranlarında son 5 yılda artış gözlendiği kaydedildi.Çocuk ölüm oranlarının çok olduğu ve bunun artması durumunda 2000'li yıllarda 175 milyon çocuğun 5 yaşına varmadan öleceği vurgulanan raporda, 8 bini ishalden olmak üzere, her gün ölen çocuk sayısının 35 bin olduğu bildirildi. Raporda, 800 milyon çocuğun yeterli ve sağlıklı bir şekilde beslenemediği, açlıktan dakikada 15 çocuğun öldüğü ve 400 bin çocuğun da temiz su içemediği ifade edildi. 

100 ÇOCUKTAN 24'Ü OKUMA-YAZMA BİLMİYOR
Raporda, 5-14 yaş grubunda 272 milyon çocuğun çalıştırıldığı belirtilerek, 100 çocuktan 24'ünün okuma-yazma bilmediği ve 130 milyon çocuğun okul çağında olmasına rağmen eğitimden hiç yararlanamadığı ifade edildi. 
Türkiye'de 0-18 yaş arası çocuk nüfusunun 28 milyon olduğu vurgulanan raporda, her yıl 1 milyon 358 bin bebeğin dünyaya geldiği ve bebek ölüm hızının binde 41 olduğu belirtildi. Raporda, Türkiye'de 725 bin çocuğun eğitim ve öğretim imkânından yararlanamadığı ve 100 çocuktan 21'inin okuma-yazma bilmediği bildirildi. 

UYUŞTURUCULAR
Uyuşturucular; bugünümüzü yarınımızı karartan, sizi kendi benliğinizden ve milli kültürünüzden koparan bir felakettir.Oysa vatanımızın, milletimizin ve ailelerinizin akıl ve mantığıyla hareket eden berrak ve uyuşmamış beyinlere ihtiyacı vardır. Benliğinden ve öz kültüründen kopmuşluk da sizi bunalıma ve cemiyetin dışına iter. Bu itilmişlik ise bedeni varlığımızın yok olmasına kadar gidebilir.Merak ve özentiyle başlayan sigara içme daha sonra gelen alkol alışkanlığı ve bir üst derecesi olan bağımlılığı bataklığa düşmenin habercisidir. İnsanı insanlığından alıkoyan bu bataklıkta yaşamanın alkolle birlikte cinsel sapıklığı, fuhşu, uyuşturucu bağımlılığını, frengi ve çağımızın en korkunç hastalıklarından olan AIDS’i getireceği kuvvetle muhtemeldir.
          Biliniz ki, bu tür ortamların çoğunda ahlaki değerler gözaltı edilir. Ahlakın göz ardı edildiği ortamlarda bütün değer hükümleri tersine dönmüş,maddi ve manevi dengeler bozulmuş, sorumluluklar yitirilmiştir. Siz bu ortamda ancak, uyuşturucu tacirlerin kazanç kapısı olursunuz.
         Uzmanlarca yapılan araştırmalara göre; AIDS ile uyuşturucu ortamlarının ve uyuşturucu kullanımı arasında doğrudan veya dolaylı bir ilişki mevcuttur. Siz gençlerin kullanıma sunulan, cazip gösterilen uyuşturucu maddeler; AIDS’e çeşitli hastalıklara, genç yaşta ölümlere sebep olmaktadır.
       Doğru, dürüst ve çalışkan olmaya çalışın. Kendinize bir hedef belirleyin. Enerjinizi o hedefe varmak için kullanın. Herkesin bir zayıfı ve zayıf yanı mutlaka vardır. Önemli olan bunu bilmek ve onun esiri olmamaktır.Her problemin mantıklı bir çözümü mutlaka vardır. 


Bir gün bir ülkeye bir hırsız dadanmış çalmış çırpmış bakmış ses çıkaran yok devam etmiş.Artık çala çala usanmış bu kezde ahlaksızlık peşinde koşmaya başlamış halk huysuzlanmış sesini çıkarmaya başlamış Demiş ben eski dincilerdenim bir Allah demiş hepsi gene kuzu olmuş.Gel gelelim bu eleman yıllarca sömürmüş o insanları cahillikleri ahmaklıkları cehaletleri ve dinlerine sağdık oldukları için hep boyun eğmişler.Seslerini çıkartan delikanlılar gençler olmuş.Birbirine düşürmüş. Ona çoğu cahil tapmaya başlamış hoşuna gitmiş yemediği bok yapmadığı ahlaksızlık kalmamış.Ama halk sesini çıkarmamış.Şimdi diyeceğim.Hırsız ne kadar ahlaksız ise buna müsaade edenlerde ahlaksızdır.Biz genç olduğumuz için 15 yaşında kafamıza kapsüller sıkıldı öldürüldük bizler asıldık bizler bu ülkenin fidanlarıyız yarınlara umutuz. Bizler baharda yeşerecek ağaçlar olacaktık.Ve yeşereceğizde. Bu yüzden kimseye boyun eğmeyiz biz hakkımızı halkımızın özgürlüğünü aradığımız için ölüyoruz.Bununla gurur duyuyoruz.
Şimdi Bize ilkokulda hep öğrettiler masallar gerçek olamaz diye bu anlattığım masal bir gerçektir.Doğrulara nereden baktığınız değil nasıl baktığınız önemli .BİZLER BU ÜLKE İÇİN BU HALK İÇİN YEŞEREN BİRER FİDANIZ ve hep öyle kalacağız.
VAHDET YÜRÜK

Bu yazıyı bir erkek olarak yazıyorum.
Sadece anlamaya çalışıyorum.
Nüfusunun büyük çoğunluğunun Müslüman olduğu bir ülkede dünyaya geldin.
Erkek çocukları "siktir lan versene topumu" derken,
Sen "şştt ayıp açma bakayım eteğini" diye uyarıldın.
Sınıfta bunaldığında biraz rahat oturayım dedin.
Karşı sırada eteklerinin altını nişan almış bir erkek bakışı görüp hemen oturuşunu düzelttin.
Çıktığın çocukla olay cinselliğe geldiğinde "acaba zevkli olacak mı?"
sorusundan çok "acaba el-alem ne der?" diye düşündün.
İşte tam o sırada düğmelerini açmaya çalışan çocuk da "kızım uğraştırma ya ne olur."
diye düşünüyordu ve zevkten başka inan hiçbir şey düşünmüyordu.
Sen topluma kitlendiğin sırada o senin kokunla sarhoş olmakla meşguldü.
Senin gözünün önüne tanıdıklarının yüzleri gelirken,
O biri bile görse vazgeçmeyecek kadar heyecanlıydı.
Senin sonraki ilişkilerinde daha önce sevişip sevişmediğini merak eden,
Ve belki de bu konuya giren erkekler oldu.
Sağdan soldan dedikodu yapılmasından korktun.
Birisinin sünneti bile davul zurna düğünlerle kutlanırken,
Senin ilk adet görmen utanılacak pis birşey gibi kafana işlendi.
Senin bir tek suçun vardı, kadın olmak.
Bunu sana söylemeye utanıyorlar, cennet anaların ayağı altında diye zırvalıyorlar.
Halbuki sana layık gördükleri sosyal ahlak bu anlattıklarım gibi.
Senin halbuki en güzel halin, en özgür halin. Bunu öğrenemediler
Pardon, ben bir erkek olarak konuştum
Aslında söz senin ... ... !
ANONİM

9 Temmuz 2015 Perşembe


Bak güzel kardeşim;
Bu ülkede, 5 yaşındaki çocuğa cinsel istismardan yargılanan erkeğe ''oruçlu indirimi'' yapıldı. Kimse sesini çıkarmadı.
Bu ülkede, 15 yaşındaki kız çocuğuna 8 yaşından itibaren 20 kişi cinsel istismarda bulundu, 70 yaşında tecavüz edeni de vardı, öz ağabeyi de. 20 sanığın neredeyse tamamı serbest kaldı. Bu dahi toplumda pek infial yaratmadı.
Bu ülkede, 70 yaşındaki görme engelli ve felçli kadına tecavüzden yargılanan sanık da ''iyi hal indirimi'' aldı. O kadar kanıksamışız ki ''aa yok artık'' dedik, sustuk.
Bu ülkede kadınların payına her gün yediği dayaklar düştü. ‘Erkektir, döver' dediniz. Şikâyetçi oldular, ''korumak yerine'' geri evlerine gönderdiniz.
Bu ülkede, kadınların ''fıtratında'' öldürülmek de vardır dediniz. Her gün bir iki kadın öldürülürken, erkeği ödüllendirdiniz. Bu ülkede binlerce kadın, ölünce tanındı. İsimleri farklı, hikâyeleri benzerdi.
Bu ülkede, kadın cinayetlerine karşı yapılan eylemlere katılan erkekler dahi başka kadınları öldürdü kardeşim.
Bu ülkede, ben bunları yazarken bile bir yerde kadınlar tacize uğruyor. Artık yeter. Hangisine ses çıkarsak, isyan etsek, gün geçmeden başka kadınların ölümleriyle karşılaşıyoruz. İşin kötüsü de bizi bunlara alıştırdılar kardeşim. Tükettik, sindirdik. Her türlü pisliği yaptık. Dövdük, sövdük, öldürdük. Duygu Asena'nın yıllar önce dediği gibi: ‘Kadının Adı Yok.' Evet, kadının adı yok ve değişen bir şey de yok.

AZAD ZENGİN

8 Temmuz 2015 Çarşamba

Merhabalar hepinize iyi akşamlar. Eğer gündüz okuyorsanız iyi günler. Satırlarıma başlamadan önce yorulduğumu söylemeliyim. Çünkü sahilde 3 saat yürüyüp güzel sakin bir yer bulmak epeyce zor oldu.       Bugün deniz berrak ve harikaydı. Gökyüzü kızıllığını denizin üzerine serpmiş. Neyse edebiyat sonra yaparız. Bugünlük küçük gezintimde gördüklerimi kâğıda dökmek ve sizinle paylaşmak istedim.
Yalnızlıktan o kadar boğuldum ki artık hiçbir şeyin tadı tuzu kalmadı. Sokakta yürürken çok düşündüm. Aslında neden bu hisse kapıldım onu da bilmiyorum. Ama bugün öğrendim ki hayatta sadece ben mutsuz değilim. İnsanların bugün çirkin yüzlerinin altındaki korkunçluğu gördüm. Kadın ayarlamak için takla atan pezevenklerde gördüm, 1 lira kazanmak için mısır satmaya çalışan çocuklarda. Sevgilisiyle kol kola gezenlerde gördüm, kolu olmadığı için dilenenlerde. Evren zamanıyla bu dünyada sadece 8 saniye varız. Peki, ama bu kadar başkalaşım neden?  Bugün oturup insanların mutlu olmak için bu kadar boş şeyleri nereden bulduğunu kavramaya çalıştım. Peki, neden bende bu insanlar gibi gülemiyorum. Onlar mı çok mutlu ben mi çok hüzünlüydüm bilmiyorum. Neden mutlu olamıyorum? Diğerleri gibi basit mi düşünmem gerekiyor. Denizin kenarında oturup ufka baktığımda şu soruyu sordum kendime hep. Ben kimim? Neden farklı olduğumu çok düşündüm. Neden başka düşüncelere sahibim? Belki de böyle olmam gerekiyordu. Hayatı anlamak için acı tarafını tatmak mı gerekiyor. Artık sokağa çıktığımda tek görebildiğim hüzün. Artık insanların sahte gülüşleri bana komik geliyor. Sanki biz insanlar eskiden çok iyi gibiydik. Ne oldu bize? Eskiden insan olduğumuz için birbirimizi severdik şimdi paramız için seviyoruz. Herkes başkalaşmış. Hayatlar, düşünceler ve yaşam. Aslına bakılırsa bugün dışarıya çıkmam çok iyi oldu. Deniz, dalgalar ve gün batımı beni huzurlandırıyor. Üzülüyorum bir yerde ama bunu bastırmaya çalışıyorum. Bazen beni anlayan hırçın dalgalarla kavga ediyorum. Rüzgârı bile duyabiliyorum. Sanki bana hayatın anlamını fısıldar gibi…
Bugün bir sürü varlık gördüm ama tek tük insan gördüm. Onlarda ya simit satıyorlardı. Ya da evine götürebilecek bir lokma ekmek arıyorlardı karıştırdıkları çöpten. Birçok varlık gördüm. Lüks mekânlarda yiyip içmesini sonrasında bir keyif sigarasını tüttürmesini çok iyi beceriyorlardı. O lüks mekânların kapılarında iki lokma ekmek bekleyen çocukları görünce hepsinden iğrendim. Sözde oruçlular, hangi biri aç bir çocuğun halinden anladı bilmiyorum. İnsanlardan soğudum artık. Her önüme gelenin takma kafana, keyfine bak, hayatını yaşa demesinden bıktım. Ben insanlar beni anlamadıkları için yalnızım işte.
Biliyorum insanlığınız ölmediyse bunları okuyunca bir parça yüreğiniz burkulacak ve üzüleceksiniz. Ama merak etmeyin iki gün düşünür 3. Gün unutursunuz. Lafı fazla uzatıp vicdan bekçiliğine gerek yok. Her şeye rağmen demeliyim ki deniz bir harika ama hırçın biraz sanki sinirli gibi…
Belki oda kaldıramıyordur bu kadar farklılaşmayı.
Bugünlük satırlarımın sonu burada bitiyor. Ekleme ulama yapmak istemiyorum. Bir eksiğim varsa siz tamamlayın.
HOŞCAKALIN, DOSTÇA KALIN…
VAHDET YÜRÜK

























AKRABA EVLİLİĞİ; SORUNLAR, NEDENLER VE ÇÖZÜMLER

Akraba evliliği toplumumuzda birçok başka ülkede olduğu gibi ciddi bir tıbbi sorundur. Genetik hastalıkların sıklığını olumsuz etkilemesi nedeniyle üzerinde önemle durulması ve tartışılması gerekir.
Akraba evliliği sıklığı nedir?
Türkiye’de akraba evliliği sıklığı Hacettepe Nüfus Etütleri Enstitüsünün 1983 yılında yaptığı çalışmada % 21.10 olarak bildirilmiştir. Bu sıklık yöreler arasında ciddi farklılıklar göstermektedir ve ülkenin Batısından Doğusuna doğru gidildikçe artmaktadır. Diğer bir araştırmada Doğu Anadolu’da sıklık % 30,8 olarak bulunurken Batı Anadolu’da %12,8’e düşmektedir. Sıklık köy ve kasaba gibi dar topluluklarda artmaktadır. Ayrıca böyle dar topluluklar uzun süreler boyunca incelendiklerinde, burada yaşayan halkın yakından ya da uzaktan bir şekilde birbiriyle akraba oldukları ortaya çıkar ki bu da aynı köyden iki kişinin evliliğinin bile akraba evliliği olarak kabul edilmesi gerekliliğini doğurur.
Akraba evliliğinin sık olmasının nedenleri nelerdir?
Akraba evliliği, evliliğe aile büyükleri tarafından karar verildiği durumlarda daha da artmaktadır. Erken yaşlardaki evliliklerde sıklığı daha fazladır. Resmi nikâhlı eşlere göre dini nikâhlı eşler arasında % 50’lik bir artış izlenmektedir. 
Yapılan çalışmalar eğitim ile akraba evliliği sıklığının azaldığını göstermektedir. İlkokul mezunları arasındaki sıklık yaklaşık  %20 iken orta ve yükseköğrenimi tamamlayanlarda %10’a kadar gerilemektedir. Yine ailesinde akraba evliliği olan kişilerde olmayanlara göre 2 kat fazla akraba evliliği bildirilmektedir.
Akraba evliliğinin bu kadar sık olmasının nedenleri sosyal, ekonomik, psikolojik, dini ve coğrafi açıdan yapılacak incelemelerle ortaya konabilir.
Sosyal sebepler arasında en önemli etken, belirli bir sosyal sınıfta olan kişilerin başka sosyal sınıftan kişilerle evlenmek istememesi ve kendine en yakın özelliklerdeki kişileri en kolay akrabaları arasında bulmasıdır. Ekonomik sebeplerde bu yaklaşıma eklendiğinde, aileler mal varlıklarının bölünmemesi için yakın akraba evliliklerini tercih eder hale gelmektedir.
Psikolojik faktörler bazı yörelerde ağırlık kazanmaktadır. Türkiye’de bazı yörelerde evlenen kızın anne-babasıyla görüşmesi engellenmekte veya sınırlandırılmaktadır. Bu da kızını akrabaya vererek ilişkileri sürdürebilme yönüne insanlarımızı kaydırabilmektedir.
Dini sebepler daha çok azınlıkları etkilemektedir. Başka dine mensup ülkelerde yaşayan azınlıklar çocuklarının aynı dinden insanlarla evlenmesi isteğiyle yakınlarındaki insanları evlilik için seçmektedir.
Yine bazı yörelerde coğrafi koşullar nedeniyle ulaşım ve iletişim güçlüğü olması orada kapalı bir toplum oluşmasına yol açabilmektedir.
Akraba evliliklerinin dağılımına bakıldığında birinci derece ve ikinci derece kuzen evliliklerinin tüm akraba evliliklerinin % 80-90’nını oluşturduğu gözlenmektedir.
Akraba evlilikleri ne tür risklere yol açar?
Akraba evliliğini üzerinde durulması gereken bir sorun olduğunu gösteren bazı bulgular vardır. Akraba evliliği yapanlarda ölü doğum sıklığının normal topluma göre yaklaşık 2 kat arttığı bildirilmiştir (Normal toplumda %1.24, akraba evliliklerinde %2.14). Düşük ve ölü doğumlar birlikte ele alındığında aynı artış yine dikkati çekmektedir (Normal toplumda %5.21, akraba evliliklerinde % 10.55). Yeni doğan kayıpları açısından bakıldığında ise %50’lik bir artış söz konusudur (Normal toplumda %10.76, akraba evliliklerinde %16.29). Ayrıca akraba evliliklerinde doğumsal kusurların 10 kat arttığı bildirilmektedir.
Akraba evlilikleri otozomal resesif ve çok faktörlü kalıtım gösteren hastalıkların görülme sıklığını arttırmaktadır. Genler anne babadan çocuklara özelliklerin nakledilmesini sağlayan yapılardır. Anne babadan çocuklara aktarıldıkları içinde aynı aile içinde genler arasında benzerlik ihtimali çok yükselmektedir. Akraba evliliği ile görülme riski artan hastalıklarda da her iki eşte de aynı tip bozuk genin- genlerin olması gereklidir. Akrabalar arasında genler arasında benzerlik sıklığı arttığı için rahatsız çocuk sahibi olma ihtimali de akrabalar arasında artmaktadır.  
Akraba evliği yapanların sağlıklı çocuğu olabilir mi?
Olabilir ancak akraba evliliği yapanlarda diğer evliliklere göre risk artmaktadır. Aileleri yanıltan en önemli nokta, kendi aile ve çevrelerinde başkalarının yaptıkları akraba evliliklerinden sağlıklı çocuklar doğmasıdır. Bu olay aileleri akraba evliliği yapmak üzere cesaretlendirmektedir. Hâlbuki akraba evliliği her gebelikte rahatsız çocuk anlamına gelmemektedir. Akraba evliliği yapan bazı aileler sağlıklı çocuk sahibi olabilirken diğerlerinde rahatsız çocuklar olabilir. Ailenin daha önceki gebeliklerinden sağlıklı çocukları olması daha sonraki gebeliklerdeki risk olmadığını göstermeyeceği gibi, daha önce hasta çocukları olması sağlıklı çocuklarının olmayacağını da göstermez.
Akraba evliliği yapmış çiftler nasıl izlenmelidir?
Öncelikle ailenin 3 kuşaklık bir aile ağacı çizilmeli ve her bir birey hakkında bilgi alınmalıdır. Aile ağacında herhangi bir hastalığın belirtileri saptanırsa bu durumla ilgili bilgilere ulaşılmalıdır. Ailedeki hasta bireyin tıbbi kayıtları, fotoğrafları ve ailenin verdiği bilgiler değerlendirilmelidir. Gereği halinde ilgili branşta uzman kişilere danışılmalıdır. Hastalığın kalıtım kalıbına göre araştırdığımız birey için risk hesabı yapılır. Risk artışı varsa bu hastalığa yönelik testler planlanır ve test sonuçlarına göre ailenin gebeliklerinde risk varsa prenatal tanı planlanmalıdır.
Ailede belirlenen bir risk faktörü yoksa o toplumda sık görülen resesif hastalıklar ile ilgili taşıyıcılık testi yapılır. Bu ülkemiz için talessemi açısından yapılmalıdır.
Bu ailelere gebeliklerinde takip altında olmaları, gebelikte biyokimyasal tarama testi, 2. basamak USG takibi ve bebeklerinin doğduğunda değerlendirilmesi ve işitme kayıpları ve metabolik hastalıklar açısından araştırması yapılmalıdır.


Sonuç olarak;
Akraba evliliği hala yaygın bir sorun olmakla birlikte eğitimin artması ve sosyoekonomik koşulların düzelmesi ile giderek sıklığı azalan ancak hala üzerinde durularak çözüm aranması gereken bir sorundur. Akraba evliliklerinden kaçınılması gerekliliği vurgulanmalı, akraba evliliği yapmış olan bireylerin genetik danışma almak için bir genetik uzmanı ile görüşmeleri sağlanmalı, bu gebelikler ve doğan bebekler yakından izlenmelidir. Ayrıca toplumda sık görülen otozomal resesif hastalıkların taşıyıcılarının belirlenmeli ve erken teşhis için uygulanan tarama programlarının yaygınlaştırılmalıdır.