Wikipedia

Arama sonuçları

27 Kasım 2016 Pazar


           

  RÜYALARIMIZ
Hayatımızın yaklaşık üçte birini uyuyarak geçiririz. Her gece gördüğümüz rüyalar çoğu zaman hayal gücümüzün bir ürünüdür. Bazen tüm etkisinde kaldığımız güzel anılar olsa da kâbus dolu olduğu da söylenebilir.
Çoğu zaman hatırlamayız çünkü görüldükleri dönemler farklıdır. Ama hepsi bilinçaltımızın meydana getirdiği elektro manyetik atlamalar sonucu oluşur. Freud‘a göre bilincin gizlediği tamamen sakladığı bu olgular ortaya çıkabilmek için yol aramaktadırlar. Bunlardan bazıları da rüyalar haline girerek kendilerini göstermektedirler. Geçmişten, günümüze ve geleceğe yön verdiği gösterilebilir. İşte

Rüyalar hakkında bilmediğiniz gerçekler;
Gördüğünüz rüyaların yüzde 90′ını unutursunuz…
Körler de rüya görür.
Herkes rüya görür
Rüyalarımızda yalnızca bildiğimiz yüzler görürüz
Renkli rüya görmeyiz
Rüyalar sembolik anlam taşımaktadır
Tekrar eden rüyalar
Hayvanlar da rüya görür
Vücut felci
Rüya ve gerçeğin birleşmesi
Erkekler ve Kadınlar farklı şekilde rüya görürler
Rüyaların geleceği gösterme özelliği vardır.


26 Kasım 2016 Cumartesi


AŞK VE SEVGİYE DAİR
Bazen aşık olursun karşılık bulmazsın … Bazen karşılık bulursun ama ihanete uğrarsın , bazen beklediğinin tam tersi bir insan olduğunu farkedersin … Bazende açılamazsın , platonik aşka tutulursun . Aşk büyük bir dert ve iyisiyle kötüsüyle herkes bundan nasibini alıyor … Tabi çoğunlukla sonu hüsran oluyor . Birde ayrıldıktan sonra arada bir görüşenler var , bu bence aşk değil bu alışkanlık bana kalırsa , ama çoğu insan bunun aşk olduğunu düşünüp tekrar tekrar aynı hataya düşüp barışıyor sonra yine ayrılıyor , işte bence bu yüzden “Bir kere ayrılık girerse bir daha o ilişki dikiş tutmaz ” deniliyor . Günümüzde bazıları içinse aşk cinsellikten ibaret , ten uyumu diye bir şey uydurmuşlar bence çok komik . Bence ten uyumu değil ;  Kalp uyumu , yaşam tarzı uyumu , aile uyumu , arkadaş ortamı uyumu , ortak zevklerin uyumu gibi birçok kategorilere ayırabiliriz bunu ama ten uyumu muhabbetini asla bir kategori olarak göremeyiz bu çok saçma . Zaten kime sorsak aşktan yana dertli %90 ı . Platonik aşka gelecek olursak , bu en kötüsüdür çünkü belirsizlik vardır , sen onu gizli gizli severken o başkasıyla olursa senin farkında olmazsa , belkide seninle çok iyi olacak , belkide aradığın insan o , acaba hayatında birisi var mı , birisiyle konuşuyor mu , sevgilin olmadığı halde kıskanmak , kıskanıp kendini yiyip bitirmek vs vs bir sürü belirsizlik . Bu konu hakkında eminim yazılsa ansiklopedi büyüklüğünde cilt cilt kitaplar yazılır .
Gelelim aşk ile sevmek arasında ki farka . Çoğu insan bunu karıştırıyor , aşk ve sevmek birbirinden farklı şeylerdir dağlar kadar fark vardır . Aşk anlık bir hissin akılda bıraktığı etki , sevgi ise uzun zamanın verdiği bir bağdır , o yüzden 3-5 aylık sevgililerin seni seviyorum demesi de saçma geliyor bana , hatta 4 yıllık bazı sevgililerde bile bu söz konusudur . Aşık olduğun beraber olduğun kişiye sevgilim demekte ayrı bir ironi oluyor zaten .
                                                                                                        MAHMUT ÇETİN 

9 Kasım 2016 Çarşamba


MU dan Kalan : Nardugan Bayramı

Tek tanrılı dinlere geçmeden önce Türkler tarafından kutlanılan bir bayram olarak karşımıza çıkmaktadır .
Her yıl 22 Aralık'tan sonra gelen ilk dolunayda kutlanır.
Sebebi ise; Türklerin eski inanışlarına göre gece ve gündüz sürekli savaşmaktadır.
21 Aralık gecesi en uzun gece olduğu için, 22 Aralıktan sonra günler uzamaya başlar.
Bu yüzden 22 Aralık günü Türkler için çok önemlidir ve bu günü takiben (Ay yılı esasına dayalı bir takvim kullandıkları için) ilk dolunayın çıktığı ilk gün yeni yılın ilk günüdür.
İşte Nardugan da günlerin uzamasını kutladıkları bayramdır.
Nar güneş, Dugan ise doğmaktır.
Bu çok özel günde Türkler evlerini temizlerler, en yeni giysilerini giyerler, güzel yemekler pişirip, geleneksel oyunlarını oynayarak çeşitli eğlenceler düzenlerlerdi.
Bu geleneğin yine Anayurtları Orta Asya (Gobi Çölü) olan ve türlü nedenlerle Mezapotamya'ya göçen Sümer (Karabaş) Türkleri'ne geçtiği oradan da Anadolu aracılığıyla Eski Roma ( Etruksler)ya değin uzandığı ve günümüze kadar gelip günümüzdeki 1 Ocak yılbaşının temelini oluşturduğu sanılmaktadır.
Ayrıca söz biçim olarak Türkler'deki Paktıgan ve Koçagan bayramlarıyla da uyumludur.
Gün dönümüne dayalı bayramlarda böylece üçlü bir silsile oluşmaktadır.
Nar sözcüğü güneş (günümüz Moğolca'sında Nara) anlamına gelir,
Dugan ise doğmak fiili ile bağlantılıdır.
Narduqan kelimesi Moğol dilindeki "nar" (güneş), Türk dilindeki "tuqan» (doğan) sözcüklerinden oluşmuştur.
Tatar Türkleri'nde bu bayrama "Koyaş Tuğa , yani «Güneş Doğan» günü derler,
Başkurt, Udmurt Türkleri «Nardugan» veya «Mardugan»,
Mişer Tatar Türkleri «Raştua»,
Çuvaş Türkleri "Nartavan» ya da «Nartukan»,
Zırizya Türkleri «Nardava»,
Mokşa Türkleri «Nardvan" olarak bilirler.

NOEL BAYRAMI'NIN KÖKENİ

Türklerin, tek Tanrılı dinlere girmesinden önceki inançlarına göre, yerin göbeği sayılan yeryüzünün tam ortasında bir ''akçam ağacı'' bulunuyor.
Bunun tepesi, gökyüzünde oturan Tanrı Ülgen'in sarayına kadar uzanıyor, buna ''hayat ağacı'' diyorlar.
Bu ağacı, motif olarak bizim bütün halı, kilim ve işlemelerimizde görebiliriz.
Ülgen, insanların koruyucusu, o sakallı ve kaftan giymiş olarak sarayında oturuyor ve geceyi, gündüzü, güneşi yönetiyor.
Türkler'de güneş çok önemli.
İnançlarına göre gecelerin kısalıp gündüzlerin uzamaya başladığı 22 Aralık'ta gece gündüzle savaşıyor.
Uzun bir savaştan sonra gün geceyi yenerek zafer kazanıyor.
Güneş'in yeniden doğuşu,Türkler'de bir yeni doğum olarak algılanıyor.
Bayramın adı: Nargudan, nar=güneş, tugan, dugan=doğan.
Doğan güneş.
Astronomik olarak o günden itibaren geceler kısalmaya, günler uzamaya başlıyor.
İşte bu güneşin zaferini, yeniden doğuşu, Türkler büyük şenliklerle ''akçam ağacı'' altında kutluyorlar.
Güneşi geri verdi diye Ülgen'e dualar ediyorlar.
Duaları Tanrıya gitsin diye ağacın altına hediyeler koyuyorlar, dallarına bantlar bağlayarak o yıl için Tanrı'dan dilekler diliyorlar.
İnanca göre bu dilekler muhakkak yerine geliyormuş.
Bu bayram için, evler temizleniyor.
Güzel giysiler giyiliyor.
Ağacın etrafında şarkılar söyleyip oyunlar oynuyorlar.
Yaşlılar, büyük babalar, nineler ziyaret ediliyor, aileler bir araya gelerek birlikte yiyip içiyorlar.
Yedikleri; yaş ve kuru meyveler, özel yemek ve şekerleme.
Bayram, aile ve dostlar bir araya gelerek kutlanırsa ömür çoğalır, uğur gelirmiş.
Yazılana göre akçam ağacı yalnız Orta Asya'da yetişiyormuş.
Filistin'de bu ağacı bilmezlermiş.
O yüzden bu olayın Türklerden Hristiyanlara geçtiği ve bunu da Hunların Avrupa'ya gelişlerinden sonra onlardan görerek aldıkları söyleniyor.
İsa'nın doğumu ile hiç ilgisi yok.
Doğum, güneşin yeniden doğuşu.
Sümerolog Muazzez İlmiye ÇIĞ
Çam süsleme ise ilk 1605'te Almanya'da görülüyor, oradan Fransa'ya geçiyor.
Ne kadar ilginç değil mi?
Batı, en büyük bayramını göçebe, ilkel olarak tanımladığı Türkler'den yürütmüş.
Yeni yapılmakta olan çalışmalarla Batı'ya Türklerden kimbilir daha nelerin geçtiği ortaya çıkacak?
Bunun yanında Türklerin yaratılış destanına göre bütün insanların türediğine inanılan ve ucu gökyüzünde Tanrı'nın sarayına ulaşan Akçam ağacını süslerler ve bu ağacın dibine hediyeler bırakırlarmış.
Hatta bazı Türk topluluklarında bu günde bekâr erkekler, çeşitli hayvan postları giyerek ev ev dolaşırlar ve kızları gözetlerlermiş.
Narduğan’ım nar olsun,
İçi dolu nur olsun,
Narduğan’ı oynayanın
Ömrü uzun olsun.
Narduğan sahipler
Kutlu mübarek olsun,
Hayat huzurlu olsun,
Mal-hayvanınız artsın,
Kulunlarınız koşsun,
Ekinleriniz iyi,
Yumurta gibi tok olsun!
Daha sonraları din adamları bu geleneği Şamanizm döneminden kalma bir gelenek olmakla suçlamış ve kutlamalarını yasaklamıştır.
Fakat günümüzde Tatarlar, Çuvaşlar, Başkirler ve daha başka bazı Türk toplulukları bu geleneği sürdürmekteler.
Söylentiye göre bu gelenek Türklerden Sümerlere, onlardan da eski Roma’ya geçmiştir.
İşte günümüzde 31 Aralık Yılbaşı kutlamalarının buraya dayandığı düşünülmekte.
Ne dersiniz?
Sizce de yüzlerce önce kutlanılan bu gelenek Hristiyanların yılbaşı ve şükran günü kutlamaları ile oldukça yakın benzerlikler göstermiyor mu?
 Hayat Ağacı: Dünyayı ortasından (göbeğinden) öte-âleme ve Demir-Kazık Yıldızı’na bağlayan, dalları vasıtasıyla şamanlara yeryüzünden yüksek âlemlere yolculuk yapma olanağı sağlayan bir ağaçtır.
Buna Demir Ağaç da denir.
Genetik yapısında yapılan değişikliklerle bugün 48 çeşiti Çin Bölgesinde üretilen bu ağaçların Ön Türkler dönemlerinde doğumla birlikte çocuklar için 3 tane dikilmesi gelenekti.
Bu ağaçların gelirleri çocukların hayata atılmalarında kullanılmaktaydı.


Arkadaşım pek konuşmam ama burada yazıcam.
Özel harekat polisiyim.
Birincisi ben hiç bir zaman şehit, terör diye ağlamadım. Çevremdeki bir Allah’ın kulu da ağlamadı. Senin TV de gördüğün ünlüler siyasetçiler politikacılar oy toplamak arkasına kitle almak kendini sevdirmek için aha benim askerim şehidim diye gözyaşı döküverdi. Sende bunu biz korkuyoruz, üzülüyoruz, ağlıyoruz, zor durumdayız ve barış istiyoruz olarak yorumladın. Bir kere Türk ırkı ''bilinen'' tarihinde bile 2500 küsür yıldır savaşıyor, ölüyor, şehit oluyor. Bizim için askerlikte savaşmakta savaşarak ölmekte ekstradan bir iş değil. Zaten olması gereken bu çünkü biz Türküz. Bu arada bize savaşma imkânı sunup asimile olmamızı engellediğiniz için el altından da teşekkürlerimi sunarım. Bazen düşünüyorum pkk olmasa ya da tamamen çözüme kavuşsa ben kiminle savaşırdım, çatışma yaşamadan nasıl bu dünyadan göçüp gidebilirdim diye.
İkinci olarak, gelgelelim devletin ihanetini sende biliyorsun bende biliyorum. Güya devrilen askeri araçları, helikopterle atmak varken özellikle karadan konvoyla asker taşımayı, o taşıma esnasında güvenli yollar varken özellikle pusu atılabilecek yollardan yüzlerce askeri yollamayı, elinde tüfek bile olmayan 33 askeri pkk’lının eline bizzat devletin yollamasını (33 er olayı) hepimiz biliyoruz. Daha neler neler var. Normal çatışma esnasında yaşananları da biliyoruz. Mesela tam üçünüz beşiniz bi köşeye sıkıştırılıyorsunuz, telsizden emir geliyor öldürmeyin bırakın kaçsınlar geri dönün diye. Asker tam operasyona yollanıyor, güya pkk kampına sızılacak, ilk tim kampın ortasına atılıyor. Hesaplama hatası oldu deniyor. Arkadan gelen timlere de artık ifşa oldu geri dönün diyor. Atılan tim noldu? Pusunun ortasında kaldı.
Mesela efendim, bizi kandil dağına yolladılar. 2012 yılında. Operasyonun adını vermeyeceğim. Zaten bi 15 dk ya da silerim bu entryi. Özelciler kendi silahlarıyla uğraşmaz, silahları temizleyen hazırlayan ayrı bir çalışan vardır orda. Biz kapar operasyona gideriz. Dağa gidip çatışmada 3-5 mermi sıkıp hepimiz yerimizi belli ettikten sonra, şans bu ya, hepimizin tüfeği tutukluk yapıverdi. Allah Allah? 3 arkadaşımı kaybettim o gün. Bütün bunlara rağmen saadece 3.
Senin aklın almaz, pkk’yı devlet uluslararası işler için besledi. Gizli, ortaya pek çıkmayan ama azıcık beyni olanın fark edebileceği sebeplerden dolayı. Mesela askerin vur emri yoktu. PKK’lıyı görsen bile o senin üzerine ateş açmadıkça sen asla ona tüfek bile doğrultmayacaksın.
Sırf mağaranın önünde teröriste teslim ol diye yalvarırken bi 5 bin şehit verilmiştir. Niye yalvarıyorsun? Sallasana içeri el bombasını? Neden teslim ol dedirtiyor devlet acaba?
Misal, özel harekâtçılar 93-98 arası dağa çıkarıldı. Tabii asker gibi sırtımızda 40 kilo çanta elimizde 60 lardan kalma g-3 yok. Ortalığın anasını belledik, apar topar en ufak bir sebep dahi gösterilmeden tasfiye edildik. Sebep? Yok.
Yakalanan ya da teslim olan pkk’lılara ne oldu? Teslim alınıp hastanede sağlık kontrolüne sokulup bi yarası hastalığı varsa beleşe tedavi edilip sorguya bile alınmadan cebine bin tl para koyulup serbest bırakıldı. Nolacak? Bunu başka hangi ülke yaptı?
Yani, amcamın evladı, yada orrrrospu çocuğu, gerilla tek başına savaşan ve orduyu yıpratan demektir. Dağda mağarada yaşarsın. askeri gördün mü üzerine ateş açar kaçarsın. Tim halinde hareket eder asker. Şarjörün yarısını 3-5 saniyede boşaltıp kaçsan bile, rastgele sıksan bile en kötü 5-6 tanesini indirebilirsin. Savunmasızdır çünkü.

Kaldı ki, o kadar olay, o kadar ihanet var. Benim bile anlatmadığım var. Bilmediğim var. Ortaya çıkmayan var. Belki ruhumuzun bile duymadığı neler neler var.
Buna rağmen, 40 dan fazla senedir kaç vatandaşımızı öldürebildiniz? 30-40 bin küsur. Ki bunun %20 si de zaten sivil. %10’uda korucu. Adam gibi eğitimi bile yok.
Tarihte, hiçbir terör grubu bu kadar başarısız olamamıştır. Hem de mücadele gösterilmesine rağmen.
Biz sizle mücadele etmememize, serbest bırakmamıza, el altından besleyip 33 er olayı gibi askeri savunmasız bi şekilde avcunuza yollamamıza rağmen (devletin başındaki huur çocuklarından bahsediyorum) 40 yılda saadece bir arpa başı kadar yol gidebildiniz. ve daha da komiği bunu ''başarı, zafer'' olarak değerlendiriyorsunuz. Bi bok yediğinizi zannediyorsunuz.
Sorarım sana, ülkenin başında AKP değilde mesela MHP olsa, hdp gibi bir partiyi kurdurtmasa yani, sokakta paçavra açabilir misiniz?
Ya da şunu söyle. saadece 750 bin küsür askerimiz var. Bunun yanında polisi var, korucusu var, gelin lan dese gelecek gönüllü savaşçıları var.
Orduyuz devletiz olum biz. Elimizde her türlü teçhizat var. Tankı da var topuda tüfeği de helikopteri de uçağıda. Her bir boku var. Saadece bordo bereliler tugay büyüklüğünde bu gün.
Biz pkk’yı bitirmek istesek ve bunu yapabilmek için her yolu denemeye hazır olsak, hakikaten bize kaç saat dayanabilirsiniz?
1 milyon asker ve polisi, uçak, helikopter ve tank desteğiyle doğudaki tüm dağlara ve şehirlere indirip, canının istediğini vurabilirsin, yeter ki terörü bitir diye emir versek, terörün tamamen bütün köklerinin kazınması, bir daha toparlanamaz hale getirilmesi kaç saat sürer bana bir söyle, bak gün bile demiyorum, elini vicdanına koy azıcık delikanlıysan söyle. Kaç saatlik işimiz var soktumun oğlu?
Dünyanın en mal ırkısınız. İhanetin ortasında olmamıza rağmen en başarısız gerilla topluluğusunuz. Ama bu yaptıklarınızı başarı zannedecek kadar da düşük seviyede savaşçılarsınız. Savaşçı demek de Türk'lere hakaret olur şimdi.
Bilmem anlatabildim mi?
Edit: haa, lan bizde 750 bin asker,3-5 milyon kadar polis ve 20-30 bin kadar korucu var. terör için olağanüstü hal ilan edilse askere alınabilecek 40-50 milyon kadar  Türk var.
Onun yanında orduda dediğim gibi her türlü silah, milyarlarca mermi, top tüfek uçak helikopter var. Bordo bereliler dünyanın en iyi 3 özel kuvvetlerinden biri ve tugay büyüklüğünde. SAT- SAS komandoları ise bordo berelilerden daha seçkin bir birlik ve sayıları bilinmiyor. Kim bilir kaç
Peki, sizde ne var?
15 bin kadar gerilla, keleş, bixi ve kanas. Sınırlı sayıda mermi. Bütün halk toplanıp dağa çıksanız bizim polis sayısını bulamazsınız amk.

Söyle bana kaç saat dayanabilirsin kodumun çocuğu? Tüm bu ihanetlere rağmen 40 senede bu kadarcık yol alabilmişsin, kaç saat dayanabilirsin lan 6-7 milyon profesyonel savaşçıyı ya da seferberlik ilan etsem profesyonellerin yanında 50 milyon orta halli savaşçıyı dünyanın teçhizat ve aracıyla bölgene indirsem?

Düşüncelerinden akıp kızıl dudaklarında kaldı seni seviyorum kelimesi.Hiç bir zaman düşmedi o dudaklardan sevdiğinin kelimesi.Ne kadar kızsa da ufak bir dokunuş mutlu etti.Saatlerce soğukta sarılmak yıldırmadı sevgisini.Her geçen gün biraz daha sevdi.Sarıldı delicesine sevişti. Her gün kaybetme korkusu kapladı içini.Her geçen gün ne kadar çok sevdiyse bir o kadar arttı öfkesi.Konuşmak istedi sarılmak delice sevişmek uzağındaydı her şeyi. İstediği tutkuları vardı.Özlediği dokunuşlar.Unutamadığı kokusu....

Bedenine yavaşça dokundu her dokunuşunda onu hatırladı bir kez daha seni seviyorum diye haykırdı.Mutluluk yüzünde belliydi.O sevdiği ile mutluydu koştu koştu koştu .Umuda koştu.Sevdiği kadını istedi o ise uzağındaydı.Her geçen gün sevgisi arttı.Her gecen gün aşkı arttı.Artık korkuyordu.Kaybetmekten üzülmekten ihanetten.O koşulsuz sevmişti.Ve hiç bir zaman unutmadı gecelerini aşklarını sevgilerini.Hep kalbinde taşıdı.Ve ölene kadar taşıyacağını da çok iyi biliyordu.O adam böyle sevdi eşini böyle aşık oldu sevdiği eşine....

Ya şiir gibi hayat yaşıcaz yada imlası bozulmuş düz yazı gibi ne bok olduğumuzu bilemicez...

                                                                                                                                                 YENGEÇ

3 Kasım 2016 Perşembe

Kenan Işık'ın Atv'de sunduğu Kim Milyoner Olmak İster programında, hayal kırıklığı yaratan üniversiteli gençleri görüyoruz.
Apoletler içindeki çaresiz gençliği.
Ama çok renkli insanları da görüyoruz.
Ümmiye Gürbüz, Balıkesir'in Erdek ilçesinden yarışmaya katıldı.
50 yaşında lise mezunu.
Üzerinde yöresel giysisiyle, kültürel bir yarışmaya katılacak kadar güven dolu.
Kenan Işık mesleğini sordu. "Pazarcıyım" dedi. "Sebze ekiyorum, üretiyorum, pazarda satıyorum."
İki çocuk annesi.
Eşinden ayrı yaşıyor.
Kıt kanaat bir yaşamın fedakâr işçisi.
Hayatı dibine kadar kurcalayan kadın, sorulara o kadar kendinden emin cevaplar verdi ki, herkes şaşırdı.
Kenan Işık, cevapların kaynağını sordu.
Kitaplar... "Steinbeck'in Gazap Üzümleri'ni okudum" dedi.
8 yaşındayken Maksim Gorki'nin Ana'sını okumuş. "Okumasız hayat düşünemiyorum" diye, ruhunun bilgi kapısını araladı.
İdeali, kitapları için evinde kütüphane rafı oluşturabilmek.
Nazım Hikmet'in şiiriyle ilgili bir soruda, joker haklarını kullandı da, yüzü düştü. "Üzüldünüz mü?" diye sordu Kenan Işık. "Jokerlerimi kaybettiğime değil, bilgisizliğime üzüldüm" diye karşılık verdi.
Ümmiye Gürbüz yarışmadan 30 bin lira kazandı.
Hayata verdiği fireler olmasa, çok daha fazlasını kazanırdı.
Fukara günlerinin en zengin hazinesi olan kitapların, kendine bahşettiği güzelliğin yansımasıydı…
Alkışların hak eden insanlara gittiğini gördüğümüz zaman, bizim de gözlerimiz ışıldıyor.
Popüler değil, saygın olmanın ta kendisini gördüğümüz zaman, kültürel değerlerin anlamını herkese haykırmak istiyoruz.
Bu meseleden çıkan sonuç...
Hayatın püf noktası; okumak.
Geceleri yatarken, uyumak için değil.

Uyanmak için okumak…



Önümde tarihi bir belge duruyor.
Mühürlü ve ıslak imzalı orijinal bir belge…
Daha doğrusu bir maaş bordrosu…
Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün, 1913 yılında Çanakkale’de Binbaşı rütbesiyle Bolayır Kolordu Karargâhı’nda Erkan-ı Harp Reisliği yaptığı dönemde temmuz ayı maaşının bordrosu…
Ne kadar biliyor musunuz?
Tam 735 kuruş!..
Bunun da 95 kuruşu Harp Vergisi olarak kesilmiş!..
Sadık Ongan savaşta tüm yakınlarını kaybettikten sonra henüz 7-8 yaşlarındayken, kardeşiyle birlikte Çerkezköy’den yaya olarak yola çıkarak çamurlara bata çıka ta Sarıyer’deki Dar-ül Eytam’a, yani kimsesizler yurduna ulaşmayı başarmış, devletin şefkatli kollarında büyümüş ve eğitimini aldıktan sonra vatani görevinde tezkere bırakarak binbaşılığa kadar yükselmiş vatanperver bir subaydır.
İşte bu bordro, onun oğlu Mete’ye bıraktığı çok değerli bir mirastır.
Çünkü vatanı düşman işgalinden kurtaran ve Cumhuriyet’i kuran eşsiz kahramanların kısıtlı maddi imkanlarla az zamanda çok ve büyük işler başardıklarını anlatan tarihi bir belgedir.



ALBERT EİNSTEİN'İN ATATÜRK 'e YAZDIĞI MEKTUP

Ekselansları Atatürk
OSE Dünya Birliği'nin şeref başkanı olarak, Almanya'dan 40 profesörle
doktorun bilimsel ve tıbbi çalışmalarına Türkiye'de devam etmelerine
müsaade vermeniz için başvuruda bulunmayı ekselanslarından rica
ediyorum. Sözü edilen kişiler , Almanya'da halen yürürlükte olan
yasalar nedeni ile mesleklerini icra edememektedirler. Çoğu geniş
tecrübe , bilgi ve ilmi liyakat sahibi bulunan bu kişiler , yeni bir
ülkede yaşadıkları takdirde son derece faydalı olacaklarını ispat
edebilirler.
Ekselanslarından ülkenizde yerleşmeleri ve çalışmalarına devam
etmeleri için izin vermeniz konusunda başvuruda bulunduğumuz tecrübe
sahibi uzman ve seçkin akademisyen olan bu 40 kişi , birliğimize
yapılan çok sayıda müracaat arasından seçilmişlerdir. Bu ilim adamları
, hükümetinizin talimatları doğrultusunda kurumlarınızın herhangi
birinde bir yıl boyunca hiçbir karşılık beklemeden çalışmayı arzu
etmektedirler.
Bu başvuruya destek vermek maksadıyla , hükümetinizin talebi kabul
etmesi halinde sadece yüksek seviyede bir insani faaliyette bulunmuş
olmakla kalmayacağı, bunun ülkenize de ayrıca kazanç getireceği ümidimi ifade etmek cüretini buluyorum.
Ekselanslarının sadık hizmetkarı olmaktan şeref duyan
Prof. Albert Einstein
Almanya'da 1932 sonbaharında yapılan genel seçimleri, Adolf Hitler'in Nasyonal Sosyalist Partisi, yani Naziler kazandı ve Hitler, 1933'un 30 Ocak günü Almanya’nın başına geldi. Nazilerin hedeflerinden biri, Yahudilerin, öncelikle de Almanya'daki Yahudilerin köklerinin kazınmasıydı. O tarihten birkaç yıl önce başlamış olan Yahudi karşıtı hareketler Nazilerin iktidarı elde etmelerinden sonra daha da arttı ve çok sayıda Yahudi, Almanya’yı terk etti. Ayrılma hazırlığı yapan Yahudiler arasında dünyanın önde gelen bilim adamları da vardı ve Albert Einstein da onlardan biriydi. Berlin Üniversitesi'nde hocalık yapan ama kısa bir süre sonra artık ders veremeyeceğini fark eden Einstein, 1933 ilkbaharında Almanya'dan ayrılıp Fransa'ya geçti ve Paris'teki "College de France"da hocalık etmeye başladı. Bu sırada, Nazi tehdidi altında bulunan Yahudilerin korunması amacıyla "Yahudi Nüfusu Koruma Grupları Birliği" adını taşıyan ve kısa adi "OSE" olan bir kurum oluşturulmuştu. Birliğin merkezi Paris'teydi ve onur başkanlığına da Albert Einstein getirilmişti.
Albert Einstein, 1933'un 17 Eylül’ünde Ankara'ya, işte bu sıfatla, yani "OSE'nin Onur Başkanı" olarak bir mektup gönderdi. Einstein, son derece nazik bir dille yazdığı mektubunda Almanya'daki bazı yasalar dolayısıyla çok sayıda Alman bilim adamının mesleklerini icra edemez hale geldiklerini söylüyordu. Bilim adamlarının çalışabilecekleri bir ülke aradıklarını da anlatan Einstein, 40 kişilik bir uzman listesi hazırladıklarını yazıyor, bu kişilerin hiçbir karşılık beklemediklerini anlatıyor ve Türk Hükümeti’nin söz konusu bilim adamlarını kabul etmesi halinde sadece insani bir faaliyette bulunmuş olmakla kalmayacağını, Türkiye’nin bu kabulden büyük kazanç sağlayacağını da ifade ediyordu.
Einstein, simdi Başbakanlığa bağlı olan "Cumhuriyet Arşivi’nde saklanan 17 Eylül 1933 tarihli mektubunu yazdığı sırada, Başbakanlık makamında İsmet Bey (İnönü) vardı. Belgenin üzerinde yer alan ve İsmet İnönü’nün el yazısıyla olan nottan anlaşıldığına göre İnönü, 9 Ekim günü bu mektubu "Maarif Vekilliğine", yani Milli Eğitim Bakanlığı’na havale etti. Milli Eğitim Bakanı, o tarihte Reşit Galip Bey’di.
Albert Einstein’in mektubunun alt kısmında ve yanında el yazısıyla üç maddelik notlar bulunuyor. Reşit Galip Bey'e ait bu notlarda geçen "Teklif, mevzuat-i kanuniyemizle mutabık değildir", "Bunları bugünkü şartlara göre kabule imkân yoktur." biçimindeki ifadelerden, teklifin Bakanlıkça ilk aşamada kabul edilmediği anlaşılıyor.
Ancak Türkiye’nin bu tarihten hemen sonra 40'tan fazla Alman bilim adamını davet edip üniversitelerde görevlendirmesi ve Üniversite Reformu'nun da bu sırada yapılmasında, çok daha yüksek bir makam, yani bizzat Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal devreye girdi.
Bu konudaki bir başka kanıt da Princeton Üniversitesi’nde 1949 yılında Einstein ile görüşen İstanbul Teknik Üniversitesi’nin emekli hocalarından Prof. Dr. Münir Ülgür’ün yaptığı açıklama. Prof. Münir Ülgür, açıklamasında Einstein’in görüşme sırasında Atatürk’ü kast ederek: "Dünyanın en büyük liderine sahipsiniz. 1933'teki üniversite reformunuz sırasında benim de ülkenize davet edilmemi sağlamıştı." dediğini aktarıyor. Bu ifadeler, Alman bilim adamlarının Türkiye’ye doğrudan doğruya Atatürk’ün talimatıyla gelmiş olduklarını göstermektedir.